Yazan:
Marcus E. Raichle
(Bu makale Scientific American Dergisi
Mart 2010 sayısından çevrilmiştir.)
Çeviren:
Esin Tezer
Zihinlerimiz
dalıp gittiğinde, aktif beyin bölgeleri
nörolojik hastalıkların ve hatta
bilincin kendisini anlamaya anahtar
tutabilir.
Anahtar
Kavramlar:
■ ■
Bilimadamları uzun zamandır bir kişi
dinlenirken beynin devrelerinin kapalı
olduğunu düşünüyorlardı.
■ ■ Her nasılsa, imajlama deneyleri arka
plandaki aktivitenin sürekli bir
seviyesi olduğunu gösterdi.
■ ■ Bu Varsayılan Mod olarak
adlandırılan, gelecekteki hareketleri
planlamada kritik olabilir.
■ ■ Varsayılan Mod’daki ilgili beyin
bölgelerinin yanlış tellenmesi,
Alzheimer’dan Şizofreni’ye uzanan
hastalıklara neden olabilir.
Dışarıda
şezlongta dergi kucağınızda neredeyse
dalmak üzere olduğunuzu hayal edin.
Ansızın, bir sinek kolunuza konar.
Dergiyi kapar, haşereye vurur,
ezersiniz. Sinek konduktan sonra
beyninizden ne geçmekteydi? Ve ondan
biraz önce ne geçiyordu? Pek çok
nörobilimadamı uzun zamandır
dinlenirkenki kafanızın içindeki nöral
aktivitenin çoğunun hafif uykulu ruh
halinize uyduğunu varsayıyor.
Bu
görünüşte dinlenen beyindeki aktivite;
sıradan bir ‘’gürültü’’, bir istasyon
yayın yapmadığı zaman televizyon
ekranındaki karlı görüntüye benzeyenden
daha fazlasını göstermez. Daha sonra
sinek kolunuzun ön kısmına konunca,
beyin haşereyi ezmenin bilinçli işine
odaklanır. Fakat, nöroimajlama
teknolojileri tarafından gösterilen
yakın zamandaki analiz, hakikaten dikkat
çekici bir şeyi gözler önüne sermiştir:
Bir kişi
dinlenirken ve hiçbirşey yapmazken
beyinde pek çok anlamlı aktivite meydana
gelmektedir. Zihniniz dinlenmedeyken,
bir sandalyede sessizce dalıp giderken,
diyelim ki bir yatakta uyurken veya
ameliyat için anesteziliyken dağılmış
beyin bölgelerinin birbirleriyle
gevezelik ettikleri ortaya çıkmıştır. Ve
beynin Varsayılan Mod’u olarak bilinen
bu durmadan işleyen mesajlama tarafından
tüketilen enerji, beynin rahatsız edici
bir sineğe veya dışarıdaki bir başka
uyarıcıya bilinçli cevap
vermesindekinden 20 katı kadardır.
Doğrusu
istenirse pek çok şeyi bilinçli yaparız,
akşam yemeğini yemek için veya konuşma
yapmak için beynin Varsayılan Modu’nun
taban çizgisi aktivitesinden bir hareket
işaretlenmektedir. Beynin Varsayılan
Mod’unu anlamanın anahtarı, beynin
Varsayılan Mod Ağı’nı (DMN) düzelten
şimdiye kadar farkedilmemiş olan beyin
sisteminin keşfi olmuştur.
DMN’nin
nöral aktiviteyi organize etmedeki tam
rolü üzerinde hâlâ çalışılmaktadır,
fakat o beynin gelecek olaylar için
hazırlığa ihtiyaç duyduğu hatıraları ve
çeşitli sistemleri organize ettiği
biçimi düzenleyebilir. Beynin motor
sistemi bir sineğin kolunuzdaki
gıdıklamasını hissettiğinizde hızını
arttırmalı ve hazır olmalıdır. DMN,
beynin bütün kısımlarını senkronize
etmede kritik bir rol oynayabilir,
böylelikle parkur yarışmasındaki
koşucular gibi başlangıç silahı
atıldığında hepsi uygun ‘’hal’’
modundadırlar.
Eğer DMN
beyni bilinçli aktivite için hazırlarsa,
onun bu davranışının incelemeleri
bilinçli deneyimin doğasına ipuçlarını
sağlayabilir. Dahası,
nörobilimadamlarının şüphelenmek için
nedenleri var, DMN’de olan bozulmalar
basit zihinsel bozukluklar gibi
Alzheimer hastalığından depresyona
karmaşık beyin bozukluklarının da
temelini oluşturabilir.
Karanlık
Enerjiyi Araştırma
Beynin
sürekli meşgul olabileceğinin fikri yeni
değildir. Bu görüşün erken savunucusu
beyindeki elektriksel aktiviteyi grafik
üzerinde bir dizi dalgalı çizgilerle
kaydeden tanıdık elektroensefalogram’ın
mucidi Hans Berger’dir. 1929’da
yayınlanan bulgularının taslak
tezlerinde Berger, aygıt tarafından
yakalanan ‘’merkezi sinir sisteminin
yalnızca uyanıklıkta değil, her zaman
hatırı sayılır derecede aktivite halinde
olduğunu farzetmeliyiz’’i, sonu gelmeyen
elektriksel dalgalanmalardan ortaya
çıkarmıştır.
Fakat
beynin nasıl fonksiyon gördüğü
hakkındaki fikirleri nörobilim
laboratuarlarında non-invazif imajlama
metodları donatım haline geldikten sonra
bile büyük ölçüde görmezden gelinmiştir.
İlk olarak 1970’lerin sonlarında glukoz
metabolizmasını, kan akışını ve oksijen
alınımını nöronal aktivite uzantısı için
proxy olarak ölçen Pozitron-Emisyon
Tomografisi (PET) gelmiştir, 1992’de
aynı neden için beyin oksijenasyonunu
ölçümleyen Fonksiyonel Manyetik Rezonans
İmajlama (fMRI) onu takip etmiştir.
Bu
teknolojiler odaklanmış olsun veya
olmasın, beyin aktivitesini analiz
etmeden daha fazlasını yapabilirler,
fakat pek çok çalışmanın dizaynı
dikkatsiz bir şekilde pek çok beyin
alanının belirli bir görevi yapmaya
çağrılana kadar gayet sessiz olduğu
izlenimine yol açmıştır.İmajlama
deneylerini yürüten nörobilimadamları
genel anlamda verilen algılamayı veya
davranışı ortaya çıkaran beyin
bölgelerinin yerini belirlemeye
çalışıyorlar. Böyle bölgeleri belirleyen
en iyi çalışma modelleri sadece çift
bağlantılı durum esnasındaki beyin
aktivitesini karşılaştırıyor.
Eğer
araştırmacılar aynı kelimeleri sessiz
bir şekilde (‘’kontrol’’ durumu)
görüntülemenin aksine, kelimeleri sesli
okuma esnasında (‘’test’’ durumu) hangi
beyin alanlarının önemli olduğunu görmek
isterlerse; örneğin, o iki durumun
imajlarındaki farklılıklar için
bakıyorlar. Ve bu farklılıkları açık bir
şekilde görmek için, aslında sesli
imajdakilerden pasif okuma imajlarındaki
pikselleri çıkartıyorlar,
‘’aydınlanmış’’ kalan alanlardaki
nöronların aktivitesi sesli okumak için
gerekli olanlar olarak varsayılıyor.
İçsel aktivite olarak adlandırılanın
herhangi bir tanesi, daimi arka plan
aktivitesi montaj odasında kalıyor.
Veriyi bu
şekilde temsil etme, verilen bir
davranış esnasında beynin ‘’iletime
geçmiş’’ olan alanlarını belirli bir
görev tarafından gerekene kadar onlar
sanki aktif değilmiş gibi tasavvur
etmeyi kolay hale getiriyor. Yıllar
boyunca her nasılsa, bizim grup ve
diğerleri, bir kişi tamamen dinlenirken
ve basitçe zihnin dalıp gitmesine izin
verirken ne olduğu hakkında merak
ediyorlardı. Bu ilgiden, bu faaliyet
alanlarının arkasındaki aktivitenin
büyüklüğünü gösteren çeşitli
çalışmalardan bir dizi işaret ortaya
çıkmıştır.
Bir ipucu
sırf imajların görsel incelemelerinden
gelmiştir. Resimler beynin pek çok
bölgesinde hem test hem de kontrol
durumlarında gayet meşgul olduğunu
göstermiştir. Bazı hususlarda bu
paylaşılan arkadaki ‘’gürültü’’
yüzünden kontrol durumundan imkansız
görünen bir görev ayırdedilmektedir ve
yalnızca ileri bilgisayarlaşmış imaj
analizi uygulanarak başarılabilir.İleri
analizler belirli bir görevi yerine
getirmenin beynin enerji tüketiminin
taban çizgisi aktivitesinin altında
yatanı yüzde 5’den az arttırdığına
işaret etmiştir.
Bütün
aktivitenin büyük bir bölümü, beyin
tarafından kullanılan tüm enerjinin
yüzde 60 ila 80’i, herhangi bir dış
olayla bağlantısı olmayan devrelerde
meydana gelmektedir.Astronom çalışma
arkadaşlarımızı başlarımızla
onayladıktan sonra bizim grup bu içsel
aktiviteyi evrenin çoğu kütlesini de
temsil eden görünmeyen enerjiye bir
referans olarak, ‘’Beynin Karanlık
Enerjisi’’ olarak adlandırdı.Nöral
karanlık enerjinin varlığının sorusu da
algılardan beynin içsel işlemden geçirme
alanlarına ne kadar az bilgi eriştiğini
gözlemlerken ortaya çıkmıştır. Örneğin
görsel bilgi, gözden görsel korteks’e
geçerken önemli ölçüde küçültülür.
Dünyada
etrafımızda mevcut olan gerçekte
limitsiz bilgiden saniyede 10 milyar
bit’in eşdeğeri gözün arkasındaki
retina’ya gelmektedir. Çünkü, retina’ya
bağlı olan optik sinir yalnızca bir
milyon çıktı bağlantısına sahiptir,
sadece saniyede altı milyon bit
retina’dan ayrılabilir ve yalnızca
saniyede 10,000 bit görsel korteks’e
gelir. Daha sonra daha ileri işlemden
geçmeden sonra görsel bilgi, bilinçli
algılamamızı biçimlendirmeden sorumlu
beyin bölgelerinin içerisini besler.
Sürpriz bir şekilde, o bilinçli algıyı
oluşturan bilginin miktarı saniyede 100
bit’den daha azdır.
Eğer
beynin hesaba kattığı o kadarsa
böylesine zayıf bir veri tahminen
algılamayı meydana getiremez, içsel
aktivite bir rol oynamalıdır. Buna
rağmen, beynin içsel işlemden geçirme
gücünün diğer işareti nöronlar arasında
kontakt noktaları olan snapsların önemli
olmasından gelmektedir. Görsel
kortekste, içeri gelen görsel bilgiye
bağlı snapsların sayısı mevcut olandan
yüzde 10 daha azdır. Bundan dolayı,
büyük çoğunluk o beyin bölgesindeki
nöronlar arasındaki iç bağlantıları
temsil etmelidir.
Varsayılan Mod’u Keşfetme
Beynin
içteki hayatının ipuçları çok iyi
belirlendi. Fakat beynin asıl
aktivitesinin fizyolojisine ve onun
algılama ve davranışı nasıl
etkileyebildiğine anlayış
gerekmekteydi. Allah’tan, PET
çalışmaları esnasında daha sonra fMRI
ile doğrulayan, DMN’yi keşfetme yoluna
bizi yönelten bir şans ve şaşırtıcı bir
gözlem oldu. 1990’ların ortalarında
tamamen sürpriz bir şekilde farkettik.
Belirli beyin bölgeleri, taban çizgisi
dinlenme halinden azalmış düzeydeki bir
aktiviteyi denekler belirli bir görevi
gerçekleştirdiklerinde deneyimledi.
Bu alanlar
bilhassa Mediyal Paryetal Korteks (diğer
şeyler arasında bir kişinin hayatındaki
kişisel olayları hatırlamayla alakalı
olan Orta Beyin’in yakınındaki bir
bölge) diğer alanlar sesli okuma gibi
belirli bir görevi gerçekleştirmeyle
meşgulken azalmayı kaydetti. Şaşırmış
olarak en depresyon MMPA’yı (Mediyal
Bilinmeyen Paryetal Alanı’nı) gösteren
alanı etiketledik.
PET
deneyleri serisi daha sonra beyin
bilinçli bir aktiviteyle meşgul
olmadığında atıl durumdan uzak olduğunu
teyit etti. Aslında, diğer pek çok
alanlar gibi MMPA da iç aktivitenin
azaldığı bazı alanlar zamanında beyin
bazı alışılmışın dışında göreve
odaklanıncaya kadar durmaksızın aktif
kaldı. Çalışmalarımız ilk başta bazı
şüpheci tavırlarla karşılaştı. 1998’de,
böyle buluşların reddedildiği bir tez
bile oldu çünkü bir bilirkişi aktivitede
bildirilen azalmanın veride bir hatamız
olduğunu ileri sürdü.
Eleştirmenin açıkladığı devreler aslında
dinlenmede devreye sokuluyor ve görev
esnasında da devreden çıkartılıyordu.
Her nasılsa, diğer araştırmacılar hem
Mediyal Paryetal Korteks, hem de Mediyal
Prefrontal Korteks için (duygusal
halimizin bakış açılarıyla hem de diğer
insanların ne düşündüğünü hayal etmeyle
alakalı) olan sonuçlarımızı çoğalttılar.
İki alan da şimdi DMN’nin ana merkezleri
olarak dikkate alındı.
DMN’nin
keşfi, bize beynin içteki aktivitesini
dikkate almada yeni bir yol sağladı. Bu
yayınlara kadar nörofizyolojistler bir
iş tamamlanana kadar bu bölgeleri
birbirleriyle iletişim kuran bir dizi
farklı alanlar olarak, görsel veya motor
sisteminde düşündüğümüz şekilde bir
sistem olarak hiç düşünmemişlerdi.
Beynin böyle bir içsel aktiviteyi
dinlenmekteyken birden çok bölge boyunca
sergileyebileceği fikri nöroimajlama
kuruluşunun gözünden kaçtı.
DMN yalnız
başına bu özelliği sergiledi mi, yoksa
beyin boyunca daha genel olarak mı
varoldu? fMRI’yı anlama ve analiz
etmedeki sürpriz verici buluş, böyle
sorulara cevap vermemize ihtiyaç
duyduğumuz açılışı sağladı. fMRI sinyali
genellikle kan oksijen düzeyi-bağımlısı
veya BOLD sinyali olarak adlandırılır,
çünkü imajlama metodu kan akışındaki
değişiklikler tarafından neden olunan
insan beynindeki oksijen seviyelerindeki
değişikliklere dayanmaktadır.
Beynin
herhangi bir alanındaki BOLD sinyali,
sessiz dinlenme halinde gözlemlendiği
zaman yaklaşık olarak her 10 saniyede
bir meydana gelen devirle yavaş bir
şekilde dalgalanır. Bu kadar yavaş
dalgalanma sadece gürültü olarak dikkate
alınmıştır ve böylelikle tarayıcı
tarafından yakalanan veri basit bir
şekilde belirli bir görev için
imajlanmış olan beyin aktivitesini daha
iyi çözmek için ortadan kaldırılmıştır.
Düşük
frekans sinyallerini ayırma hikmetinin
sorusu 1995’de Bharat Biswal ve
Wisconsin, Medical College’deki çalışma
arkadaşlarının bir denek hareketsiz
kaldığında bile beynin sağ el hareketini
kontrol eden alanındaki ‘’gürültünün’’,
sol el hareketiyle alakalı olan beynin
zıt tarafındaki alanda benzer
aktiviteyle ahenkle dalgalandığını
gözlemlediklerinde sorulmuştur.
2000’lerin
başlarında Greicius ve onun Stanford
Üniversitesi’nden iş arkadaşları,
dinlenen bir deneğin DMN’sinde aynı
senkronize dalgalanmaları buldular.
DMN’ye beyin fonksiyonunda hızlı bir
şekilde hız kazandıran ilgiden dolayı,
Greicius grubunun haritalanan bütün
‘’gürültü’nün ana beyin sistemlerinin
içerideki aktivitesinin bulgusu bizimki
dahil dünyanın her tarafındaki
laboratuarlarda bir coşku yaratmıştır.
Bu dikkat
çekici aktivite modelleri, onların beyin
fonksiyonunun temel bir görünüşü olduğu
ve sadece gürültü olmadığı önerisi;
genel anestezi altında ve hafif uyku
esnasında bile gözükmüştür.Bu çalışmadan
DMN’nin sadece bir kısımdan, fakat tüm
içerideki aktivitenin kritik bir
kısmından sorumlu olduğu ve beyin
fonksiyonunun Varsayılan Mod’unun bütün
beyin sistemlerine uzandığı netlik
kazanmıştır.
Laboratuarımızdaki genellenmiş
Varsayılan Mod’un keşfi ilk olarak her
10 saniye civarında ateşlenen nöronlar
gruplarında Yavaş Kortikal Potansiyeller
olarak bilinen SCP’lerin beyin
elektriksel aktivitesi üzerindeki
araştırmasını incelemeden gelmiştir.
Araştırmamız BOLD imajlarında
gözlemlenen kendiliğinden olan
dalgalanmaların SCP’lerle aynı olduğuna
(aynı aktivite farklı hissetme
metodlarıyla belirlendi) karar verdi.
Biz daha sonra diğer nöral elektriksel
sinyallerle bağlı olan SCP’lerin amacını
inceledik.
Berger’in
ilk gösterdiği gibi ve sayısız diğer
kişilerin teyit etmesinden beri, beynin
sinyal vermesi düşük frekans SCP’lerden
aktiviteyle her saniyede 100 devirden
fazla değişen belli frekans
spektrumundan oluşmaktadır.
Nörobilimdeki en büyük sorunlardan bir
tanesi, farklı frekans sinyallerinin
nasıl birbirleriyle etkileşim içinde
olduklarını anlamaktır. SCP’lerin
etkileyici bir role sahip oldukları
ortaya çıkmıştır.
Hem bizim
çalışmamız hem de diğerlerininki
SCP’lerin, SCP’lerin dalgalanmalarını
veya aşamalarını senkronize eden
SCP’lerin üzerindeki frekanslardaki
elektriksel aktiviteyi ispat etmektedir.
Yakın zamanda Matias Palva ve onun
Helsinki Üniversitesi’nden çalışma
arkadaşlarının gözlemlediği gibi,
SCP’nin artan evresi diğer
frekanslardaki sinyallerin
aktivitelerinde bir artış göstermiştir.
Senfoni orkestrası aynı ritmi çalan
çeşitli enstrümanlardan ses çıkan
birleşik dokusuyla uygun benzetmeyi
sağlamaktadır.
SCPler
orkestra şefinin çubuğuna eşdeğerdirler.
Müzikal enstrümanların derlenmesine
zaman ayırma yerine bu sinyaller her bir
beyin sisteminin karmaşık, durmadan
değişen bir dünyada varlığını
sürdürebilmesi için gerekli hatıraların
geniş haznesini ve diğer bilginin
girişini koordine etmektedirler. SCP’ler
doğru hesaplamaların tam doğru anda
koordine olmuş şekilde oluşmasını
sağlamaktadır. Fakat beyin bir senfoni
orkestrasından daha karmaşıktır.
Her bir
özelleştirilmiş beyin sistemi (görsel
aktiviteyi kontrol eden bir tanesi,
kasları harekete geçiren diğeri) kendi
SCP modelini ortaya koyar. Kaos bertaraf
edilmiştir, çünkü bütün sistemler
diğerlerinden önce gelen beyin
alanlarıdır. Bu hiyerarşinin tepesinde
bir sistemden bir diğer sisteme yarışan
sinyallerin ahenksizliğinin birbirini
engellememesi için bir orkestra şefi
gibi davranan DMN bulunmaktadır. Bu
organizasyonel yapı sürpriz edici
değildir, çünkü beyin bağımsız sistemler
arasındaki bir tartışma değil, ama
birbirine bağlı olan parçaların
birliğidir. Aynı zamanda da bu
anlaşılması güç içsel aktivite bazen dış
dünyanın emirlerine boyun eğmelidir. Bu
düzeni sağlamak için DMN’deki SCPler
uyanıklık gerektiğinde alışılmamış veya
beklenmedik duyumsal girdiler yüzünden
azalacaklardır: Aniden işten eve
arabayla giderken bir kutu süt almaya
söz verdiğinizin farkına varırsınız. Bir
kez odaklanılmış dikkat ihtiyacı gitgide
azaldığında içsel SCP mesajlaması
canlanır. Beyin durmadan planlanmış
cevaplarını ve anın anlık ihtiyaçlarını
dengelemek için çabalar.
Bilinç ve Hastalık
DMN’nin
inişleri ve çıkışları beynin en derin
gizemlerinin bazılarına bir içgörü
sağlayabilir. O, bilimadamlarına
bilinçli aktivitenin temel bir öğesi
olan dikkatin doğasına etkileyici
kavrayışı şimdiden sunmuştur. 2008’de,
bir uluslararası araştırmacılar takımı
DMN’i seyrederek taramadaki bir deneğin
bir bilgisayar testini bir hata yapmadan
30 saniye önce söyleyebildiğini
bildirmiştir. Eğer varsayılan ağ
yönetimi üstlenir ve odaklanılmış
konsantrasyonla ilgili alanlardaki
aktiviteler azalırsa, o zaman bir hata
meydana gelecektir.
Ve gelecek
yıllarda, beynin karanlık enerjisi
bilincin doğasına ipuçlarını
saplayabilir. Pek çok nörobilimadamının
itiraf ettiği gibi, dünyayla olan
bilinçli etkileşimlerimiz beyin
aktivitesinin sadece küçük bir kısmı...
Farkındalık seviyesinin altında neler
oluyor? Beynin karanlık enerjisi,
bilhassa bilinç farkındalığının küçük
penceresinde ne deneyimlediğimiz için
kaynak sağlamada kritiktir.
Hergünkü
deneyimin altında yatan perde arkasının
olayları, anlık bakışı göstermenin
ötesinde; beynin karanlık enerjisi
üzerinde çalışma önemli nörolojik
hastalıkları anlama için yeni örnekler
sağlayabilir. Zihinsel jimnastikler veya
anlaşılması güç hareketler egzersizi
tamamlamak için gerekli olmayacaktır.
DMN ve diğer karanlık enerjinin
merkezleri hızlarıyla sessiz bir şekilde
vızıldarken bir deneğin tarayıcının
içerisinde yalnızca hareketsiz kalmaya
ihtiyacı vardır.
Bu tip
araştırma çoktan hastalığa yeni bir ışık
tutmuştur.Beyin-imajlama çalışmaları;
Alzheimer’lı, depresyonlu, otizmli ve
hatta şizofrenli hastaların DMN
bölgelerindeki beyin hücrelerinin
arasındaki bozulmuş bağlantıları
keşfetmiştir. Aslına bakılırsa
Alzheimer, birgün DMN’nin bir hastalığı
olarak karakterize edilebilir.
Alzheimer’dan etkilenen beyin
bölgelerinin bir projeksiyonu, DMN’yi
oluşturan alanların haritasına çok
düzenli bir şekilde uyar. Böyle
modelleri teşhis için biyolojik
işaretler yalnızca hizmet etmekle
kalmaz, hastalığın nedenlerine ve tedavi
stratejilerine de daha derin öngörüler
sağlayabilir.
Araştırmacılar şimdi ilerisi için beyin
sistemleri arasındaki ve içindeki
aktivitenin ne kadar koordine olduğuna,
bireysel hücreler düzeyinde nasıl
işlediğine ve DMN’nin beyin devreleri
aracılığıyla kimyasal ve elektriksel
sinyalleri ulaştırmaya neden olduğuna
göz atmaya çalışacaklar.
Bu durumda
yeni teoriler; hücrelerdeki veriyi,
devreleri ve tüm nöral sistemleri
birleştirmek için beynin Varsayılan Mod
fonksiyonunun karanlık enerjisinin asıl
düzenleyicisi olarak gereklidirler.
Nöral karanlık enerji zamanla neyin bizi
hayatımızda memnun ettiğinin esas
niteliği olarak nihayet gözler önüne
serilebilir.......
|