|
Bu filmin kahramanı abla
Anne Boleyn,
muhtemelen İngiliz
tarihinin en etkili
kadınlarının başında
geliyordu. Ancak bu
kadar etkili
olabilmesinin ardında,
önüne çıkan herkesi,
akrabalarını dahi bir
kalemde acımasızca
silebilmesi vardı. Ezip
geçtiği kişilerden biri
de, kız kardeşi Mary
Boleyn'di. Anne
Boleyn, kendisi
yerine yeni evli olan
kızkardeşinin tercih
edilmesini hazmedememiş
ve bunu Mary’nin
kasıtlı yaptığını
düşünmüştür. Mary,
aslında mülayim ve
yumuşak kalpli biridir.
Tek arzusu, kocasıyla
gösterişten uzak, saray
dışında bir yaşam
sürmektir. Ne var ki
ailesinin, kocasının ve
kralın isteğine
boyun eğmek zorunda
kalmıştır.
Bu olaydan sonra Anne
Boleyn, kraldan
umudunu kestiği için,
bir başka soylunun
yatağına girmeyi de
ihmal etmez.
Fakat Mary,
kardeşinin Kraldan
zarar görmemesi için bu
durumu kimse duymadan
ailesine anlatır.
Anne hemen Fransa
kralının sarayına
gönderilir, olay örtbas
edilir. Anne de
Mary’nin bunu
kendisinden kurtulmak
için yaptığı
inancındadır.
Mary,
hamileliğin sonuna
yaklaştığında ablası
Anne Fransa’dan
dönmüştür. Kardeşine
olan kini ve hırsını
ortaya koyarak, intikam
almak için kralın
gönlünü çelip ona erkek
evlat vermeyi vaat eder.
Bunun karşılığında
Kraldan isteklerini
yerine getirmesini ister.
Kral öylesine
etkilenmiştir ki
Mary’nin erkek
çocuğu (George)
doğurması dahi önemini
yitirmiştir. Sonuçta
Kral, Anne’nin
etkisiyle kendi
evladının evlilik dışı
olduğunu söyleyip
Mary ve yeni doğmuş
çocuğu George’u
saraydan attırmıştır.
Hatta Anne, olayı
daha ileri götürerek
Krala kız evladı
veren Ana Kraliçe’den
dahi kurtulmak için
olmadık yollara
başvurmuştur. Amacı,
Sarayda tek olup
kaybetmeyeceği bir
mevkiye sahip olmaktır.
Fakat, Kral Henry’den
hamile kalan Anne,
vaat ettiği gibi erkek
çocuk veremez ve bir kız
evlatları olur (Elizabeth
). Sonrasında tekrar
erkek çocuk yapma
niyetiyle hamile kalır,
fakat işler planladığı
gibi gitmeyip çocuğunu
düşürür. Bunu gizli
tutan Anne, içine
düştüğü çaresizlik ve
hırsla Krala
verdiği erkek evlat
sözünü yerine getirmek
için bu kez –dikkâtinizi
çekerim- öz kardeşiyle
yatağa girmeyi bile göze
alır.
Erkek kardeş bütün
ısrarlara rağmen kız
kardeşi ile beraber
olmayı kabul etmez.
Ancak dedikodular sonucu,
suçsuz da olsa idamdan
kurtulamaz.
Şunu söylemek gerekirse
aslında son gülen de,
iktidar hırsının etkisi
altında ağabeyiyle
yatacak kadar ileri
giden Anne Boleyn
değil, ondan çok daha
cesur davranarak
sonrasında bir
hizmetçiyle evlenen
Mary Boleyn
olmuştur…
Filmin geri kalan
kısmını ve detaylarını
yazmıyorum. Umarım
seyredersiniz ve hırsın
insanı nerelere
götürdüğüne tanık
olursunuz.
Bu arada yeri gelmişken
insanın içini kaldıran
bir başka olaydan
bahsetmek istiyorum.
Anlatılacak gibi değil,
ne var ki mecburum.
Sabah gazetesi
eki günaydın yazarı
Yüksel Altuğ’un
ağzından dinleyelim.
“…atv'de Müge
Anlı'nın sunduğu
Tatlı Sert'i
izlemeye koyuldum. Adam,
nikahlı karısının başka
biriyle zorla
evlendirilmeye
çalışıldığını söylüyor
ve aşiret kararına isyan
ediyordu. Ama daha sonra
programa telefonla
bağlanan bir akraba,
adamın evinde başka bir
karısı olduğunu iddia
etti. Adam, önce
amcasının torunuyla
evlenmiş, onu hamile
bıraktıktan altı ay
sonra kolundan tutup
ailesinin kapısına
bırakmış, daha sonra
amcasının kızını eş
olarak almış, aynı eve
getirmiş. Bu arada
adamın kız kardeşlerinin,
hamile kadına eziyet
ettiği de öne sürülüyor.
Adam, en sonunda "Bizde
böyledir. Benim babamın
üç evi vardı" dedi.
Hatta nikahlı karısı
ile şu anda beraber
olduğu adamı gidip
vurabileceğini söyledi.
Konuşmalar ilerledikçe
iş iyice içinden
çıkılmaz bir hale geldi…”
Şimdi düşünüyorum da
Boleyn kızlarının
öyküsü abartılı tarihi
hikayelerin veya
gerçeklerin sinema
perdesine yansıması
olabilir, ama atv’
de yayımlanan bu program
çok açık ve net şekilde
yaşananları ortaya
koyuyor.
Bu ve benzeri konuları
izledikçe Boleyn Kızı'nda
geçen başdöndürücü
olaylar gayet tabi hale
geliyor. Ve insan hiç
şaşırmıyor. Bir aşirette
yaşanan serüvenler ise,
hangi devirde
yaşadığımızı dahi
unutturacak cinsten.
Esas değinmem, konuyu
bağlamam gereken bir
husus var: Böylesine
karmakarışık sosyal
ilişkiler gün gibi
ortada iken, toplumsal
yaşamda durmadan
‘irtica’ diye tempo
tutmak ve bazı
gerçekleri es geçmek,
bana pek mantıki bir
yaklaşım gibi görünmüyor.
Herhalde benim bakış
açım kıt diye
düşünüyorum.
Başka ne diyebilirim ki!
|