İnsanlığımızdan utandığımız günleri bir hatırlayın.
Kendinizi bu hale itekleyen, hangi duygudur dersiniz? Ben,
“üzerinde pek fazla düşünmeye gerek kalmadan
adlandıracağımız bu hal, ‘kıskançlık’tan başka bir
şey değil” diyorum! Tahmin ederim, siz de bana hak
veriyorsunuz.
Tabi
kıskanç olmayanlar ya da bu duyguyu rahatsız olacak derecede
hissedemeyenler, üzerine alınmayabilir.
Kıskanmak ve gıpta (imrenmek) aynı şey değildir. Aralarında
çok fark bulunuyor. İlki, zihni allak bullak eden bir şey.
Ama "biz kıskanmıyoruz, sadece gıpta ediyoruz”
diyenlerinde kendilerine bir oto kontrol yapabilmeleri
tavsiye edilir.
Meselenin bu tarafına nasıl olsa başka zaman değiniriz. Bizi
şimdi konunun asıl tarafı ilgilendiriyor:
Kıskançlık, bazılarımızda bir an, bazen dakikalarca veya bir
iki gün sürüp gider. Kimi bireylerde ise devamlı, adeta bir
takıntı halindedir. Kıskanan, kıskandığı ile birlikte yaşar.
Kim ne derse desin kıskanç olanın ne yapacağı belli olmaz.
Bu bakımdan çok dikkatli olmak lazım. Mesela çekememezliğe
sebep olabilecek herhangi bir olay hâsıl olduğunda, mazlum
kişi, söz konusu koşullar ile alâkası olsun olmasın,
kıskanan tarafından en azından bir gönderme ile ağzının
payını alma durumunda kalır.
Bu
arada biz, kimi zaman söz konusu alışkanlığımız dolayısıyla
hangi boyutta, hangi eğitim düzeyinde olursa olsun bazı
insanlara -yapmak istedikleri şeyi fark etmeden–‘Kıskanç’
tabirini kullanmaktan çekinmiyoruz. Bu da ayrı bir konu. Ama
sonuçta, kendimizi güldürmekten de öteye
gidemiyoruz.
Kimileri için farklı özellikler ortaya koyuyorsa, bu
insanlar için de ‘kıskanılıyor’ sıfatını kullanmak
zorunda kalıyoruz. Anlaşılacağı üzere, bu duygu yalnız
sokaktaki insanın değil, belli bir olgunluğa ermiş olanların
da sorunu. Ne var ki, sıkı bir eğitimi almamış olanı
aşırılığa kaçıyor, frenleme yapamıyor. Baş sebebi ise hiç
bir şeyden haberdar olmayışı, yaşadığımız dünyanın
adaletsizliklere gebe oluşu. Bunun altında yatan gerçek ise,
‘onda var’ ‘bende niye yok?’ anlayışıdır.
Tek
tek saymaya yerimiz yok, ama ne demek istediğimi somut
birkaç örnekle açıklayayım:
Müslüman, hem “gâvur” dediği kimsenin icat
ettiği şeyleri kullanıyor, hem de onu kötülemeye devam
ediyor. Onu karalayacağına şükredip taltif etse ya!.
Ama yapamıyor. Buna karşılık, Allah’a inanmayan dinsiz
kişi, çok olumlu şeyler ortaya koyan bir İslam ferdini
kıskanıyor, zayıf olanı bu yanını göstermemek için başka
yollara başvurarak onu yerden yere vurmaya gayret
gösteriyor. Esasen, onların ‘Türban’ konusundaki
açık tavırları da buradan
kaynaklanıyor. Diğer yandan
büyük ülkeler, nüfus ve yüz ölçümü itibariyle kendilerinden
küçük, ama doğal zenginlikleri fazla olan ülkeleri aleni bir
şekilde kıskanıyorlar ve onlara saçma sapan yaptırım
uyguluyorlar.
Tek
tipe indirgenmesi mümkün olmayan hallerde, daha az hakka
sahip olan, bunu yeterli görmeyerek fazla olanı –bir neden
olmaksızın-şiddetli bir şekilde eleştiriyor. Angarya ve
benzeri hizmet karşılığı iş yapanlar ise daha iyi durumlarda
bulunanlara bu duygularından ötürü alabildiğince içerlemekte
ısrarcı. Üstelik, hallerinden oldukça memnun görünüyorlar.
Evet,
özetle söylediğimiz şey şu: Kıskanç insanların ne kadar
yetersiz kaldığını, hayal kırıklıkları yaşadığını gördük.
Netice olarak, çok basit insani kurallar göze alınmadan bu
duygular ön plâna çıkıyor ve akabinde uygulanma yoluna
gidiliyor.
Değerli dostlarım!
Mistisizm, kıskançlık konusundaki uyarıları epeyce
yoğunlaştırmıştır. Nitekim, Nisa suresinin 128.
ayetinin bir bölümünde “… beşerin nefsinde kıskançlık
cibillidir (kıskançlık hazırlanmıştır).”
demektedir. Anlaşılan şu ki bu duygu, insanın fıtratında var
ve büyük ölçüde genetik.
Bizler, uygar toplumlar olarak yaşamak ya da mistik
inançlarımız doğrultusunda hayatımıza devam etmek
istiyorsak, bu duygunun üzerine gitmenin yollarını
bulmalıyız.
Bu
konuda başarı şansını denemeye değer doğrusu.