|

Bu konunun tam manasıyla anlaşıldığı
kanaatinde değilim.
Dr.Hamer'ın keşfettiği genler
insanlarda spritüel duyguların gelişmesini sağlıyor. Burada
önemli olan nokta şu:
Bu genin varlığıyla insanlar imanlı ya da
imansız olur denmiyor. Bahsedilmek istenen olay şayet bu gen
kişide faaliyete geçmişse, tesirlerini biyokimyasal
olarak açığa çıkarmışsa bu kişide spritüel duygular çok
güçlü oluyor.
Yani bu kişinin kendi hakikatini
araştırma, sorgulama ve evrendeki yerini bulma ve tasavvufi
bağlamda insanın hakikati olan Allah'ı bulma ve hissetme
duyguları bu genle oluşur deniyor. Bu konuda gerekli zemin
hazırlanmış oluyor ve kolaylık sağlanmış oluyor.
Eğer bu gen yeterince açılmamışsa o
zaman bu kişi bu konuların derinliğine eğilmiyor, yüzeysel
kalıyor dinin şekil ve kurallarıyla yetinmek durumunda
kalıyor. Mistik ve tasavvufi eğilimi kolaylaştıran
etmenin bu gen olduğu Hamer tarafından vurgulanmak
isteniyor.
Benim kitabımda yazdığım iman geni biraz daha
farklı ve ağır geliyor. Ben o tespitimi yaparken çok korkarak ve
çekinerek o ifadeleri kullandım. Fakat söylemem ve kayda geçmem
gerekiyordu.
Benim bahsettiğim iman geni, Hz.
Rasulullahın Hadislerinde açık seçik olarak ifade buyurduğu
kişinin said ya da şaki(mutlu ya da mutsuz) oluşuyla alakalı.
Eğe kişi bu gene sahipse ve bu gen kişide işlev
görüyorsa o kişi yapı olarak ruh olarak ölümötesi yaşamda
cennet diye tarif edilen boyuta geçer. Eğer bu gen o kişide
açılmamışsa gereken işlevi yapmıyorsa bu kişinin
cennet boyutuna geçmesi mümkün değildir. Bu tespit de daha
sonra değişime kesinlikle uğramaz ana karnında tespit edilir
diyor Hz.Rasulullah.
Bu noktada ateist veya inançlı kesimin
kendine göre bir takım değerlendirmeleri mesuliyet noktasında
olamaz mı sualini şöyle değerlendirmeliyiz: Mesele tanrıya
inançla Allah ismiyle işaret edilen Varlığa inanç arasındaki
farkın farkedilmesi gerekliliğidir.
Evrensel boyutlarda konuyu düşündüğümüz zaman
evrenin özündeki ana güç olan varlığın sahip olduğu
özelliklerini her birimde o birimin yapısal özelliklerine göre
açığa çıkardığını müşahede ediyoruz.
Yani yukardaki tanrı şu cennetli olsun bu
cehennemlik olsun diye bir tasnifte bulunmuyor.
Bu varlık kendi ilminin ve kudretinin
gereğini birimlerde açığa çıkartıyor. Bu özelliklerini
açığa çıkarması da insanın beyninde genlerle meydana
geliyor. Dr. Hamer'in bu noktada değindiği bilimsel bir
olay var. "Her düşünce ve hissedişimiz, beyindeki bir
aktivitenin sonucudur. Bizler doğal yasalara tabiyiz ve bir
torba içindeki kimyasal reaksiyonlarız" diyor. Yani bizim
yapımızda açığa çıkan her olay istisnasız beynimizdeki bir
faaliyetin sonucudur. Beyindeki bütün bu faaliyetler de
genlerin ve bunların oluşturduğu kimyasal reaksiyonların
sonucudur. Bizler de böyle bir varoluşun içinde dünyaya
gelmişiz.
Allah ismiyle işaret edilen varlık
yukarıda ötede bir tanrı değildir ki ona sorasınız "beni
niye böyle yarattın da filancayı niye böyle yarattın" diye.
Böyle bir varlık yok!
Allah zatı itibariyle bütün kavramlardan
münezzeh bir varlıktır ve insanın Allah kelimesiyle işaret
edilen varlığı idrak edebilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla biz o yüce zat hakkında hiçbir
yorumda bulunamayız.
Ama insanın varoluşu da insanın ezelinde bellidir. Ezel
kelimesini de çok iyi anlamak lazım. Ezel, fix yani belirlenmiş
olarak zamansal ve mekansal bir olay değildir. Boyutsaldır. Her
birimin ezeli kendine göredir, kendi ezeli vardır. Ayrıca
dışarıda yukarıda bir ezel yoktur. Ebed de buna göredir.
Ahmed Hulûsi
22 Ekim 2004 USA
|