|
Varsayımların
yeni
gözlemlere
neden
olduğu
toplumlarda
tartışma
ortamı
kaçınılmaz
bir hal
alır.
“Doğrular
ve
yanlışlar”
bu
şekilde
ortaya
çıkar.
Bilenle
bilmeyen,
bilenle
daha az
bilen
arasındaki
fark
belli
olur.
Sosyal
yaşamda
ve
mistik
boyutta,
bahsedilen
bu
hususlar
aynen
geçerlidir.
Tartışma
ortamlarının
bir
usulü ve
kaidesi
vardır.
Buna
göre
konuşmacı;
“kendine
ayrılan
süreye”
azami
dikkat
etmeli,
konuşmanın
sonunda
yöneltilen
sorular
varsa
onları,
en basit
şekilde
ve
herkesin
anlayabileceği
dilden
anlatarak
‘cevap
hakkını’
kullanmalıdır.
Doğrusu
da bu.
Ne
var ki
böylesine
basit
kurallara
dahi
riayet
edilmemekte
ve her
tartışma,
sonuçta
kargaşaya
dönmektedir.
Çok
enteresandır,
bu
“curcuna”
aşağı
yukarı
her
programda
gözlemlenmektedir.
Tarih
boyunca
pek çok
konuda,
özellikle
bilimsel
alanda
birçok
oturum,
usulüne
uygun
yapıldığında,
etkileri
görülmekte,
hatta
günümüze
kadar
ulaşabilmektedir.
Meselâ,
Öklid
geometrisinin
aksiyomlarından
hareketle,
Riemman
geometrisinin
çıkarımları
ispat
edilemedi.
Bu
nevi
tartışmalarda
mutlak
ispat
aranıyorsa,
açıkçası
konuşmaların
havada
kalacağı
ve bir
yararı
olamayacağı
bellidir.
Bireyin
mistik
alanda
özellikle,
‘yaşam
boyutunda’
varlık
algılaması
yönünde
aşırı
derecede
ispata
girmemesi,
duracağı
yeri iyi
bilmesi
gerekir.
Örneğin;
Vahdet-i
vücud
ve
Vahdet-i
şuhud
felsefesi
ile
ilgili
bir
oturumda
konuşmacılar,
sözlerini
kanıtlama
noktasına
getirseler
bile,
ancak
kendi
düşüncelerini
ortaya
koymaktan
başka
bir şey
yapmamış
olurlar.
Bu
yöndeki
tartışmalar
yakışıksız
kalır.
Zira her
ikisi de
neticede,
soyut
boyuta
ait
iki
olgudur.
Birine
yaklaşım
yapan,
kendi
düşüncesini,
bakış
açısını
yansıtır.
O halde
bunun
ispatı
yoktur!
Ayrıca
bu
aşamada
bireyde
gözlemlenen,
zorlamaya
dayalı
nedenlerle
oluşmuş
hafif de
olsa bir
kayma,
idrak
yetersizliğine
işarettir.
Şu
noktaya
özenle
dikkat
edilmeli:
Tartışmadan
önce,
tartışmanın
koşullarını
belirlemek
ve nasıl
sürdürülebileceği
hususunda
bir
anlaşmanın
sağlanmasını
temin
etmek,
oturumun
sağlıklı
şekilde
yürümesi
ve somut
sonuçların
elde
edilebilmesi
bakımından
önem arz
eder.
Her
zaman
dillendiririm;
bir grup
konuşması,
“şayet
dinleyenler
üzerinde
bir iz
bırakacak,
muhakeme
ve
tefekkür
gücünün
hareketlenmesine
vesile
olacak,
bir
anlamda
dünyayı
ve
evreni
kendisinde,
içselliğinde
oturtacak
etkiler
içeriyor
ise”
yapılması
çok
faydalı
olur.
Ancak
kafa
karışıklığı
oluşturmaktan,
şişirmekten
öte bir
faydası
olmuyorsa
ne o
tartışmanın
içinde
bulunmak
ne de
seyretmek,
gerçekten
insana
hiçbir
şey
katmadığı
gibi,
beyinleri
de
“parazitlemekten,
stres
altına
almaktan”
başka
bir işe
yaramaz.
Bu
anormalleşme
sürecinde
açık
oturuma
katılan
veya
kendi
aralarında
tartışan
bireyler,
figürden
başka
bir şey
değildir.
İnsan
dinlerken-düşünürken
onlardan
hiç
etkilenmediğini
fark
eder.
Çünkü
kendilerini
devrede
tutan
akıl,
bir
yerde
örtülmüş,
hükmünü
işletemez
hale
gelmiştir.
Ayrıca,
“kafalar
öyle bir
karışmıştır
ki,
artık
oturumu
bile
izleyemez”
hale
gelmiştir.
Bir
donukluk
içinde,
insan,
sıcağı
ve
soğuğu
nasıl
fark
etmezse
işte
öyle bir
hale
girer.
Akılları
sıra
dinler
gibi
görünse
dahi
beyni, o
karmaşıklıktan
kurtulabilmenin
çırpıntısı
içindedir.
Dahası,
dakikalar
ilerledikçe,
kişinin
beğeni
yeteneği
büsbütün
ortadan
kalkar,
“ bazı
doğruları
dahi
ayırt
edemez”
hale
gelir.
O
nedenle
bu
süreçlerde,
öfkeden
doğan
bir
hesapla,
şuursuzca
ve
acelecilikle
davranılması;
kişiyi
zora
sokan
çok
ciddi
bir
durumdur.
Bu
koşullar,
bir
bakıma
toplum
yaşantısının
göstergesidir.
Normal
zamanlarda
bile
“kullanılamayacak
bazı
sözlerin”,
açıkça
kullanılabilmesi,
o
konuşmanın
rengini
belli
eder.
Böylesine
düşük
seviyede
bir
tartışmayı
izlemek
ise,
insanın
‘nefsine’
yaptığı
bir
zülüm
olarak
tanımlanabilir. |