|
BELLEĞİN
TEMEL TAŞI (RNA)
1960yıllarının
ortalarında Houston (Texas), Baylor Üniversitesinde farmakolog
olan Prof. georges ungar ilginç
bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan beyaz
bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gongla
rahatsız edilmekteydi. Fakat fare alışmaya yatkın bir
hayvandır. Günler ve haftalarca devam eden bu gong sesine
belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu şekilde
alıştırılmış yüzlerce farenin beyni dondurularak
saklanmış ve içerisinde alışmayı sağlayan maddenin
birikip birikmediği a rastı n l maya başlanmıştır. UNGAR'ın
savma göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi şeklinde
saklanmaktaydı. Değişik amaç için kullanılmak üzere
yapabildiğince çok RNA izole etti. ikinci Dünya Savaşı sıralarında
isveç'i! holger hyden kalıtımın
biyolojik yapısının belleğin ruhsal yapısıyla parelellik gösterdiğini
kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel gelişim süreci içerisinde
öğrendikleri, kalıtımla daha sonraki döllere aktarılmaktaydı
"Türün Belleği". hyden,DNA'nın türün belleğinin, RNA'nın ise bireyin
belleğinin oluşmasında rol oynadığım ta o zamanlar
savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların
beynindeki RNA miktarının eğitilmeyenlere göre çok daha
fazla olması bu yaklaşımı doğrulamıştır.
Daha
sonra ruhbilimci james mcconnell, yassı solucanlarla (özellikle Planaria)
denemeler yapmıştır. Bir ışık uyanmının
arkasından, yassı solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku
verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki dakikada bir)
tekrarlanan bu denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı
solucan ışığın yandığım görünce büzülmeye başlamış,
yani ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğini öğrenmiştir.
Eğitilen bu yassı solucanları öldürerek, etlerim eğitilmemiş
solucanlara yediren mcconnell,
eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım
hayretle gördü. Bu etlerle beslenen eğitilmemiş solucanlar
da ışıktan sonra elektrik sokunun geleceğin! davranışlarıyla
göstermekteydiler. Bu akıl almaz bir sonuçtu: Bellek
nakledilmişti. HYDEN'nın savma dayanarak, eğitilmiş yassı
solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstraktını), eğititmemişlere
enjekte ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler ya kısa
bir süre sonra ya da anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı.
1950 yıllarında yapılan bu denemenin sonucuna inananların
sayışı oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir mizah
dergisinde "Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki
bir yazı konuyu sansasyonel bir şekilde tekrar gündeme
getirmiştir. Bunun üzerine birçok laboratuvarda yapılan
denemeler, McCONNELL'in savının doğru ofduğunu kanıtlamıştır.
Elektrik şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria
birkaç parçaya ayrılırsa; bir zaman sonra her parça kendini
rejenere ederek yeni bir hayvan yapar, ilginç olanı beyni taşıyan
baş kısmı eski alışkanlıkları hatırlamasının yanısıra,
beyinle ilgisi olmayan kuyruk kısmından meydana gelen (yeni
bir beyin oluşturan) hayvan bu engrammı, yani öğretileni hatırlayabilmektedir.
Demek ki bir madde bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece
beyin hücreleri nde değil, aynı zamanda vücut hücrelerinde
de oluşmuştur.
Eğer
bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa,
ribonukleaz enzimi ile (yalnız RNA'yı temel taşlanna kadar
parçalar, diğer bileşiklere etkisi yoktur) bu engrammı
bozmak mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar
ribo-nukleazlı bir suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan
parçanın belleğini yitirmediği;
diğer
kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı hatırlayamadığı
görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az
(ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla
saklandığım göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü
RN-az sadece bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA'lan ve
dolayısıyla protein sentezi için gerekli olanları da parçalar.
Bu nedenle bellek silinmesini ya da zayıflamasını sadece
RNA'ya bağlamak sakıncalı olabilir (bir protein bağı
olmaması için de neden yoktur!). Bundan sonraki tartışmalar,
nakledilen maddenin salt bir bellek nakli mi olduğu, yoksa var
olan belleğin belirli bir doğrultuda kuvvetlendirilmesi ve düzeltilmesi
şeklinde mi olduğuydu? Bu tartışmalar sürerken, 1965yılında
UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme geldi.
Belleğin
Nakli
ungar,
eğitilen farelerden çıkardığı RNA
özütünü eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen
fare gong sesine tepki göstermiyordu ya da çok kısa süren
bir denemeden sonra alışıyordu, ungar,
sonradan elde edilen bu alışkanlığın bellek olarak
naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir deneme daha
yaptı. Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek
suretiyle değiştirerek bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı.
Fareler doğuştan gelen bir özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük
bir kafesin içe-risinde birbirine geçişti iki bölme yapılmış;
bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık tutulmuştur.
Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere elektrik
telleri döşenmiş ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman
sonra fareler, doğal yapıtanna aykırı olmakla beraber aydınlık
bölmede kalmayı tercih etmeye başlamışlardır. UNGAR'a göre
"karanlıktan korkma maddesi"nin RNA şeklinde beyinde
bağlanmış olması gerekmektedir. Nitekim eğitilmiş
farelerin beyinlerinden izole edilen RNA eğitilmemiş
farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden eğitilmiş
gibi, yani karanlık bölmede elektrik akımının varlığından
haberdarmış gibi davranmaya başlamışlardır. Bu deneme ile
kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, çok özel bir durum için
oluşan bellek, kimyasal olarak bir canlıdan diğer canlıya
nakledilmiştir.
Aynı
atadan çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle öldürülmüş;
çok hızlı ameliyatla, özel bölgelerden 1 gr. kadar
beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri (0.7
-1.1 mgr) yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın
diye bu özütler diğer farelerin karın boşluğuna enjekte
edilmiştir. Enjekte edilen bu farelerin aynı koşullara çok
daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür. Tam uyum görülmez;
çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan emilirken
birçok madde yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül şeklinde
bağlanmış bellek engrammtan bu işlemler sırasında yapısal
olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok yönden
aynı zamanda gerçekleştirilirse;
örneğin,
besinini bulurken ses, ışık, koku ve renk faktörleri ayrı
ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur. Çünkü
her öğretim simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği
oluşturur ve çok şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir
bellekte ise RNA birikimi çok daha fazla olur.
Japon
balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler öğretilebilir.
Bu bellek aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya da eğitimin
hemen ardında puromycin püskürtülür ya da bu maddeyle vücut
ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir. Çünkü puromycin
bir antibiyotiktir ve protein sentezin! önler. Eğitimden 1 -2
saat sonra verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir.
Burada belleğin protein şeklinde bağlandığı ve
puromycin'in kısa süreli belleğin, uzun süreli bellek haline
geçmesini önlediği görülür.
Bu
belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar
bugüne dek gelmektedir. ungar,
yıllarca süren karmaşık denemeler sonucunda, aydınlığa
uyum yapmak için eğitilmiş farelerden elde ettiği yeterince
RNA'nın yanısıra, kimyasal ola-rak saffaştırılmış ve
kendi deyimiyle "S k o t o p h o b i n" Karanlıktan
Korkutan Madde denen yeni bir madde daha elde etti. Bu yeni
madde çekirdek asidi değil, bir proteindi. özünde, bu şaşılacak
bir sonuç değildi; çünkü proteinin sentezi de RNA ile yapılmaktaydı.
Demek ki yaşanılarak öğrenilen her olay RNA yardımı ile beyinde
özel bir protein bağı veya zinciri şeklinde resmediliyor ve
bir iz "E n g r a m m" halinde saklanıyordu. Daha
sonra anımsanan olaylar, bu bağlanan moleküllerin tekrar
okunması şeklindeydi. ungar,
bellek maddesi skotofobini laboratuvarda yeniden yapmayı
başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası, taşıdığı
bilgiye göre, belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde
farelere enjekte edildiğinde yine karanlıktan korkma ve aydınlığı
sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın
açıklanmasında ilk basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda
yapay belleklerin sentez-lenmesi kaçınılmaz olacaktır. Belleğin
RNA şeklinde bağlandığına dair kanıtlar olma-sına karşın,
ayrıntılı bir açıklama için daha dikkatli olmak gerekir.
Fakat RNA'nın bellek için gerekli olduğunu kabul ettiğimizde,
belleğin evrimsel gelişiminde önemli bulgular ortaya çıkacaktır.
RNA'ca
insan beyninin doğumdan 40 yasma kadar zenginleştiği, 40 - 60
yaş aralığında sabit kaldığı ve 60 yaşın üstünde,
gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme kapasitesi de bu
RNA birikimine bir parelellik göstermektedir.
Bellek,beynin
bir ürünü değildi; bundan iki milyar yıl önce merkezi
sinir sistemi-nin gelişmediği devirlerde, anılar yine bu
moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının
bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde
bütün zorluk bir mekanizmanın ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi
yalnız zaman meselesidir, Bellek ise ta moleküler düzeyde
yaratırken vardı, geliştirilmesi ise zamanla olmuştur.
"Yani bellek tüm beyinlerden daha eskidir". Daha önce
değindiğimiz gibi beynin en alt tabakalarında yatan bu
jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından organize
edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır.
Diğer ruhsal davra-nışlanmızı da aynı şekilde açıklamak
için elimizde kanıt yok! Fakat aynı düşünce sistemi içerisinde,
her ruhsal davranışın, ilkel birimler şeklinde, moleküler
yaratılışa kadar uzanacağı ve bu alt birimlerin büyük
beyin tarafından organize edilmek suretiyle daha karmaşık
yapıların ortaya çıktığı savunulabilir. Bu, ruh denen
kavramın ayrı bir güç gibi düşünülmesin! ve
metabiyolojik olarak açıklanmasını ortadan kaldıracak bir
savdır.
TRANSDUKSiYONUN
EVRiMDEKi ÖNEMİ
Bilgi
ve bellek her zaman yaşanılarak kazanılmayabılir; insanda
bilgi alış-verişi bunun tipik örneğidir. Hayvanlarda, sözle
ve diğer iletişim (kominikasyon) araçlarıyla bilgi ve bellek
aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir kısmı hariç
hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalannın eğitimiyle
kazanılır. Fakat canlılar ara-sında kazanılmış
deneyimlerin maddesel olarak nakledilmesi geçmişte ve şimdi
yapılmısmıdır? Bunun açıklamasın! yapmadan önce bazı
araştırmaları gözden geçirmemiz gerekmektedir.
G.
anderson, 1970 yılında,
evrimde devrim yapacak ve bizim ruhbilimimizi kökünden
sarsacak bir araştırmayı gerçekleştirdi. "Viral
Transduksiyon == Virüsle
Taşınma"nın
evrimsel açıdan ne denli önemli olduğunu buldu. Virüslerin
ancak canlı hücrelerde çoğalabileceğini biliyoruz. Virüs
girdiği hücreye, çok defa, kendi kalıtsal materyalini bağlayarak,
hücrenin sentezleme programım bozar ve virüsü oluşturacak
moleküllerin sentezinin yapılmasını sağlar. Meydana gelen
yeni virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına devam
ederler (virüslere bkz. !). 1958 yılında Amerika'lı biyolog joshua
lederberg, 1952 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan
dolayı nobel aldı. Çalışmanın özeti şuydu: Virüsler bir
hücreden diğer hücreye geçerken, önce bulunduğu ve çoğaldığı
hücrenin kalıtsal materyalinden (DNA parçaların-dan) bir kısmım
da sürükleyerek götürebiliyordu. Bu olaya
"Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan ayrıntılı
çalışmalarda, taşınan bu parçaların oldukça uzun olabileceği
3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde taşınabileceği
saptanmıştır.
anderson,
1970 yılında bu çalışmalara
dayanarak dünyadaki canlı türleri ara-sında, kalıtsal
deneyimlerin, virüsler aracılığıyla birbirlerine
nakledilmelerinin, evrimde küçümsenemeyecek bir mekanizma
olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur:
Dünyadaki
sayısız denebilecek canlıda meydana gelecek bir kalıtsal değişiklik,
bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer canlılar tarafından
kopye edilecektir. Bu açıklama araştırıcıların gözlerindeki
perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden aynı
genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde.
mutasyon-seleksiyon mekanizmasına göre meydana gelen bir
yenilik, ortak alfabeyi kullanan diğer canlılar tarafından da
kullanılabilecektir. Böylece bir virüs tarafından saldırıya
uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma
mekanizmasına sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın
kendi amacı için deneme olanağım bulur. Belirli bir tür
organizmada kalıtsal olarak meydana gelecek ilerleme veya değişiklik,
böylece diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir. Madde
değişimi için kullanılan binlerce enzimin takası ve
evrensel kullanımı da bu şekilde açıklanabilir. Fakat en büyük
yardımı, evrimdeki gelişimlerin açıklanmasındadır. öyle
ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek geçen 3
milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman
olarak kabul ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının
rastlantılara bağlı olarak birhücreliden çok hücreliye, su
yaşamından kara yaşamına geçmesi ve insana kadar gelişmesi
çok daha uzun bir zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel
bir canlı türünün ve döllerinin değişimiyle (rastlantılarla)
bu denli gelişmiş bir canlı türünün ortaya çıkması çok
büyük bir olasılığı gerektirmektedir. Bu da bazı kuşkuların
ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Halbuki herhangi bir
canlı türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana
gelecek evrimsel (kalıtsal) ilerleme veya değişim, yukarıda
anlatılan şekilde diğer canlı türüne aktanlabiliyorsa ve
bu yenilik belirli ölçüde tüm canlıların hizmetine
sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel değişimde çok büyük sıçramalar
görülecektir. Bu da bu kısa süre içerisinde neden bu kadar
dallanma ve ilerlemenin ortaya çıktığım açıklayabilir.
Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek
kadar birey vardır denilebilir
tesadüfen
rastlayan yenilik diğerlerine aktarılabiliyordu. Yani bugün
bizde hastalık yapan virüslerin akrabaları (hastalık
yapmayanları), insanın bu denli karmaşık olmasın! ve gelişmesin!
sağlayan en büyük faktör olarak varsayılmaktadır.
SOYUT DÜŞÜNCEYE
GEÇİŞ
insanın
en büyük özellikleriden biri de soyut düşünebilmesidir.
Soyut düşün-meye (abstraksiyon) ulaştıkça içgüdülerimizi
daha etkin olarak kontrol altına almaya başlıyoruz. Fakat
uyarının çok güçlü olduğu durumlarda bu soyut düşünme
yitirilebi-lir (kızdtğımızda, korktuğumuzda ve eşeysel
olarak uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en ilginç araştırma
Freiburg'lu biyolog bernhard
hassenstein'o aittir. Kafesin içeri-sınde eğitilmiş
bir kuş, bakıcısının elinden besinim' almakta, özellikle
un kurtlarım büyük bir iştahla yemektedir. Bakıcı, kafesin
kapışım açmakta ve kapının tam karşı-sına (aksi
taratma) gelen kısımdaki tef örgünün önünde, elinde
bulunan un kurtlarım kafese doğru uzatmaktadır. Kuş, bu un
kurtalarına ulaşmak için tel örgüyü zorlamakta veya yırtmaya
çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı
bece-rememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden
yavaş yavaş uzaklaşmaya baslarsa, belirli bir uzaklıktan
sonra, kuş, açık kapıdan çıkıp kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir.
Bu deneme çeşitli defalar tekrarlanmış, her defasında aynı
sonuçlar alınmıştır. Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta,
bir an önce besine ulaşma içgüdüsünü uyandırmakta ve bu
içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş daha önce öğrendiği,
uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma deneyimini
kullanamamaktadır. Bakıcı yavaş yavaş kafesten uzaklaştığında
uyan devam etmekte; fakat gittikçe zayıflamaktadır. Belirli
bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün
etkisinden kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya başlamaktadır.
Kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda,
davranışlanmızın bir çeşit mantıksal çizginin dışarısına
çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin derecesi bu içgüdülerin
büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı)
demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde
evrimleşerek gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce
sistemimiz üzerindeki baskısı kalktığı oranda gerçekleşebilir.
Kitabın basında değindiğimiz gibi "beş duyunun dışında
düşünme, gerçek düşünmedir" sözcüğü bu anlamda
kullanılmıştır. Soyut düşünfne "Benliğin"
ortaya çıkmasını sağlar;
çünkü
çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin, öğrenme
yeteneği-nin, bilincin (şuurun), deneyimlerin takasının,
fantazisinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya
çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri şekillendi-rebilme
yeteneğin! kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha
sonra da konuşmayı harflerle şekillendirdik.
BİLİNCİN
GELİŞMESI
"Taş Devrinden Bir Kesit"
NARKOZ ÎLE EVRİMSEL
GERÇEKLERİN AÇIKLANMASI
Narkoz,
canlıyı öldürmeden belirli duyuların uyuşturulması anlamında
kullanılır. Beyinin her bölgesi narkoz maddelerine farklı
tepki gösterir. En tipik ve eski narkoz, eterle bayıltmadır.
Bir insan bu maddeyle bayıltırken değişik davranış
evreleri gösterir. Kural olarak beynimizde en son gelişmiş
merkezler ve bölgeler, daha eski olanlara göre, narkoz
maddelerine ve diğer tehlikelere karşı daha dayanıksızdır.
Teknik bir aygıtın geliştirilmesiyle birlikte bozulma olasılığının
artması gibi.
Bir
narkoz seansında, ilk olarak şuur (bilinç) yitirilir. Çünkü
bilinç beynin en son ve en karmaşık evrimsel aşamasıdır.
Dolayısıyla narkoz maddesine en az dayanaklıdır. Bilinçten
sonra yitirilen ikinci duygu, korku ve kendini savunma
duygusudur. Dolayısıyla bilinci yitiren hasta ilk olarak çırpınmaya,
yırtınmaya ve bağırmaya başlar. Narkozun bu evresine
'Eksitasyon Evresi' denir ve bu nedenle narkoz başlamadan önce,
hasta, ellerinden ve kollarından sıkıca bağlanır. Hasta
bilincim yitirdiği için kendi cinnetinden ve durumundan
habersizdir, ilk evrede büyük beyin, yani beynimi-zin en üst
tabakası uyuşturulmuştur; dolayısıyla bilincimizi yitirmişizdir.
Bunun üze-rine daha alttaki beyin tabakası, yani beyin kökü
'lüzum üzerine" komutayı eline almıştır. Beyin kökü,
beynin eski kısımlarındandır; balıklarda ve sürüngenlerde
de gelişmiştir Büyük beyne göre daha eski ve daha az karmaşık
olduğu için, karşı koyma gücü daha fazladır. Bu bölge içerisinde
içgüdü ve kalıtsal tepkimelerin merkezi
bulunur. Çevrenin uyarmalarına karşı otomatik olarak cevap
verilmesi sağlanır.
insanda
bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden
geçtikten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı
hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında
tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın
bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız
gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü
özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin!
göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehirinden
kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma
hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hareketlerin hiçbirini
bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz.
Dolayısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam
etmelidir. Eter miktarı kanda gittikçe yükselir ve belirli
bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü
ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer.
Ameliyat bu evrede başlar. Anestezi uzmanının becerisi,
ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuşturmadan bu evrede
devamlı tutmaktır.
Büyük
beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat
beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala
uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum
sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal
öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu
merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam
ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklıdırlar.
Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün
ameliyatlarda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı
için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç -görülmez.
Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla
olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan,
acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.
Narkoza
göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki
kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve
en eski kısminin da altta olduğu görülür (Şekil 8.2). En
içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu
söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde
dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına
girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su
mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü
sıvının yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın!
ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine
eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur.
Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden
etki-lenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit
hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük
ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel
bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı
gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici
mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve
terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı
ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu
gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması
gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü
derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç
tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak
bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta
renk uçuklaşırve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak
fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek
BİLİNCİN
GELİŞMESİ
insanda
bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden
geçtikten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı
hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında
tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın
bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız
gibi. Eksitasyon evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü
özelliği kalktığı için, beyin kökü tamamen kalıtsal özelliklerin!
göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz zehirinden
kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma
hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hareketlerin hiçbirini
bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz.
Dolayısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam
etmelidir. Eter miktarı kanda gittikçe yükselir ve belirli
bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü
ve refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer.
Ameliyat bu evrede başlar. Anestezi uzmanının becerisi,
ameliyat boyunca hastayı daha fazla uyuşturmadan bu evrede
devamlı tutmaktır.
Büyük
beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen uyuşuktur. Fakat
beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala
uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum
sisteminin, sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal
öneme sahip otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu
merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasın! devam
ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklıdırlar.
Bu nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün
ameliyatlarda çok daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı
için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen hiç -görülmez.
Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin fazla
olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan,
acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.
Narkoza
göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki
kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve
en eski kısminin da altta olduğu görülür (Şekil 8.2). En
içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu
söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde
dış çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına
girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su
mikalarım düzenleyen ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü
sıvının yoğunluğunu, dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın!
ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasın) koordine
eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen merkez bulunur.
Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık değişimlerinden
etki-lenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit
hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden büyük
ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel
bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı
gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici
mekanizmayı çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve
terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada su miktarı
ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu
gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması
gereklidir. ısındığımızda yüzümüz kızarır; çünkü
derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudu-muzun iç
tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak
bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta
renk uçuklaşırve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin! hızlandırarak
fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek
besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın
nedeni budur. Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek
bez özelliği kazanmış epifiz bulunur. Epifi-zin salgıları,
dış ortama bağımlı olmadan, vücudun gelişmesi için zaman
düzenten-mesini sağlar.
Sonuncu
bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı "büyük
gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur.
Milyonlarca sinir hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar
öğrenilen işlevlerin, bir çeşit bilgisayar merkezin! oluşturur.
Kaba bir tanımlama ile, beynin bu kısmı, geçmiş atalanmızın
deneyimlerinin programlandığı ve depolandığı bir yerdir.
Bu program, dış uyarılar sonucu belirli davranış şekillerinin
ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca bir bakış
veya tavıra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura,
İlgili hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla
(daha önce hazırlanmış programı) yanıt verilir ve bu da
belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden olur.
Daha önce, narkoz sırasında hastanın bilinçsiz olarak
kendini savunması ve kaçma hareketinde bulunması gibi.
KOŞULLANDIRMA
Bu
otomatik programlamanın üzerinde yapılan çalışmaların en
görkemlisi 1962 yılında ölen davranış araştıncısı erıch
von HOLST'un tavuklarda yaptığı denemelerdir. holst,
bayıltılmış tavukların beynine uçları çıplak;
fakat yanları lakla izole edilmiş saç inceliğinde teller
soktu. Birkaç sene denemede tutulan hayvanları, bu teller
rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu, işlevi tanımlanmak istenen
beyin kısmına sokulmuştu. Tellerden gönderilen çok zayıf
akımlar, hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir impuls almış
gibi tepkiler meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve
şiddetine göre tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi
hareket ettirilebiliyordu. Sonuç şuydu:
Telin
uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo ettiği
programı devreye sokuyordu. Belirli yerler uyarıldığında
horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye,
yeri eşelemeye, gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldınya geçiyordu.
Horoz, düşmanına karşı programlanmış tüm tepki
silsilesin! gösteriyordu. Fakat bu yapay uyarı sırasında
tilki, sansar veya diğer bir düşmanca hayali, gerçek gibi görüyor
muydu ya da hangisini, nasıl görüyordu? Bunun yanıtım hiçbir
zaman kesin olarak veremeyiz. Bu evrede elektrik (uyarı)
kesilince, sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakin-leşen
horoz, ilk olarak şaşkın bakışlarla düşmanım arıyordu
ve daha sonra zafer ötüşleri çıkarıyordu.
Hiç
bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal mı yoksa
yapay bir kaynaktan mı geldiğin! anlayamaz, insanı da
ameliyat sırasında veya bayıltmadan bu şekilde yapay
olarak uyardığımızda değişik tepkiler gözleyebiliriz, örneğin,
görme merkezin! uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya
kadar değişik görüntüler elde edebileceğimiz gibi; diğer
bi bölgeyi uyardığımızda hastanın sesli olarak devamlı
güldüğünü görürüz. Üzerinde deneme yapılan canlı
bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz.
Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme,
temizlenme, doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu,
birçok hareketin yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar
şeklinde programlana-rak depolandığım göstermektedir. Çünkü
değişik türler arasında aynı olaya gösterilen tepkiler açısından
benzerlikler vardır (özellikle kızmada, korkmada vs.'de).
Mutasyonlarla
ortaya çıkan değişik davranışların doğal seleksiyonla ayıklanması
sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş dölleri boyunca
belirlenmiş bir tepki mekaniz-ması yaratılmış ve benzer
durumlarda bu mekanizmanın harekete geçirilmesi, o canlının
davranışlarının doğmasına neden olmuştur. Evrim süresince
bu mekanizma geliştirilmiş ve davranış programı gittikçe
zenginleştirilerek çevreye uyum daha güçlü olarak sağlanmıştır.
Çekirdeksiz hücreden tütün da, hücresel simbiyozise
(fotosentezin ve oksijenli solunumun ortaya çıkışı) ve çok
hücreliliğe geçişin tüm kademelerindeki deney birikimi ve
davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon mekanizmasıyla
arta kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak
verilmiştir. Biz bu davranışları içgüdü, doğal itilim
(şevki tabii), doğuştan gibi terimlerle açıklamaya çalışırız.
insanlar içgüdüye sahip olmakla beraber, diğer hayvanlarda
olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte insanın içgüdülerini
kullanamaması, onun zeki olmasını sağlamıştır.
örneğin,
soğuğun ne zaman geleceğin! bilmediği halde, yolunu şaşırmadan
güneye göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur. Fakat
gelişen büyük beynin dış kısmı (korteks), bize. bilinci
ve kendi içgüdülerimizi yasayarak öğrenmemize olanak vermiştir.
Sevincimizi, üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı,
susuzluğumuzu, eşeysel çekimi ve diğer birçok davranışımızı
bu şekilde yasayarak öğreniriz. Hatta bazıları-mızın
kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik otarak
kabul ederken, bazı-tarımızın nefret etmesi bu kazanılan özelliğin
ilginç bir yanıdır. Taş devrinin başlamasıyla birlikte
ve ondan belirli bir süre önce deneyimlerimize dayanılarak
kazandığımız bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin yerini
almaya başlamış ve geçmişte içgüdü olarak belirtilen
kazanılmış davranışlar, yeni durumun sadece yapıtaşı ve
malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır, içgüdü
yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır.
Vücuttan
bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren omuriliğin ön kısmı
gelişe-rek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha sonra geçen yüz
milyonlarca yılda sinir hücre-lerinin yoğunlaşması ile
beyin kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin de gelişmesiyle
büyük beyin meydana gelmiştir. Beyin kokunun üzerindeki ilk
ek yapı, balıklarda sadece koku alma ödevin! gören kısımdır.
Bu ek yapı daha sonra tahmin edilemeyecek kadar gelişerek büyük
beyni yapar, ilk defa maymunlarda büyük beyin diğer tüm
beyin kısımlarım örtecek kadar büyümüştür .
Buna
paralel otarak işlevleri de gittikçe organize olmaya başlar,
insanda beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki, kafatasında
yer bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna bağlı
olarak sinir hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük
artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut) düşünmenin bu
sinaps sayışma bağlı olarak gelişme gösterdiği
bilinmektedir. Ancak bu organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi
objektif olarak tanıyabilme gücüne ulaşmıştır. Bu
bilincin kendisiydi. Bu bilinç gökten gelmemişti; en az dört
milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş görkemli bir
tor-tusuydu. Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle
biriktirdiği deneyimlerinin ürü-nüydü. Bireylerin kazandığı
bu kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü (koordinasyonu) bilincin
ve bir anlamda ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh, bireye
özgü gibi görünmesine karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal
mirasım taşır. Ulaştığı en son aşama ise, atalarından
miras aldığı bilgi ve program birikiminin eşgüdümü ile
ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir. Daha
sonra göreceğimiz gibi gelecekte bu gelişmenin en son aşaması
evrensel düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü
evrendeki her değer, her yapı, her varlık bu düşünmenin
bir halkasını oluşturacaktır.
|