|
Organizmada gerçekleşen
biyokimyasal süreç daha iyi anlaşıldıkça birçok hastalığın
tedavisine yönelik yeni yaklaşımlar gündeme geliyor. Çocuklukta
gelişen şeker hastalığı da pankreastaki adacıkların ve ilgili
süreçlerin aydınlatılmasıyla tedavi açısından yeni bir sürece
giriyor. Bulguların, tedavi bütünüyle sağlanamasa da uygun
tedavinin geliştirilmesinde önemli bir basamağı oluşturduğu düşünülüyor.
CANLILAR,
en ilkel şekliyle tek bir hücreden ve ilerlemiş şekliyle,
birbirleri ile dengeli bir şekilde çalışabilen milyarlarca hücreden
meydana gelmiştir. Bu hücreler, büyüyüp çoğalabilmek,
protoplazmalarını yenileyebilmek, çevreye uyabilmek için, birtakım
fiziksel ve kimyasal işlemleri sürdürmek zorundadır. Başka bir
deyişle, metabolizma olarak ifade edilebilecek bu işlemlerde
enerji kullanılır. Canlılarda enerjinin kaynağı besinlerdir.
Demek ki, besinler hücreye gelemez veya giremezlerse ya da
girdikten sonra metabolize olamazlarsa, hücre görevlerini yapamaz
olur ve sonunda ölür gider. Besinlerin metabolizması yaşam için
çok önemli olduğuna göre, organizma için dengeli ve verimli bir
metatabolizma gereklidir. Metabolizmanın dengesini hormonlar sağlar.
Hormonlar, özel dokularda yapılır ve kana salgılanıp, dolaşım
sistemi yolu ile etkileyecekleri dokulara erişirler. Sindirim
sisteminin bir organı olan pankreas, metabolizmayı kontrol altında
tutan en önemli hormonların yapıldığı yerdir.
İnsülin Hormonunun Yapımı
ve Salgılanması
Pankreas
dokusunun %99'u, besinlerin sindirimini kolaylaştıracak enzimler
yapar ve bunları bağırsağa salgılar. Geriye kalan %1 doku ise,
pankreasın her yönüne dağılmış, bir milyona yakın,
mikroskobik adacıklardır. Bu adacıklar, görevleri değişik
birkaç tür hücreden meydana gelmiştir. Hücrelerin %70'i, insülin
hormonunu üreten beta-hücreleridir. Diğer adacık hücreleri arasında,
glukagon hormonunu üreten alfa-hücreleri ve somatostatin hormonunu
yapan delta-hücreleri bulunur.
İnsülin,
51 amino asitli, moleküler ağırlığı 6000 Dalton olan bir
polipeptid (protein) hormondur. Beta-hücresi ilk önce, endoplazmik
retikulum olarak adlandırılmış hücre içi organelinde, 84 amino
asiti tek bir zincir şeklinde bir araya getirerek, ön hormon
proinsülini yaratır. Bu sentez olayını uyaran etkiler arasında
en önemlisi, beta-hücresine, önemli bir karbohidrat besin ve
enerji kaynağı olan glikozun girmesidir. Proinsülin, endoplazmik
retikulumdan Golgi organeline aktarılır ve orada olgunlaştırıldıktan
sonra, salgılama granüllerine yüklenir. Salgılama granülleri
sitoplazma içerisinde hücre membranına doğru yol alırken, granül
içerisindeki asit dengesi yoğunlaşır ve granüldeki endopeptidaz
ve karboksipeptidaz enzimleri uyarılır. Bu peptidaz enzimler,
proinsülin amino asit zincirinin bağlantılarını iki noktada
çözer. Ortaya 31 amino asitli C-peptidi, 21 amino asitten meydana
gelmiş A-zinciri ve 33 amino asitten meydana gelmiş B-zincirinin
iki noktada disulfid köprülerle birbirlerine bağlanmaları ile
tamamlanan insülin çıkar. ınsülin ve C-peptidi ile yüklü salgılama
granülü, hücre membranına ulaşır ve zamanı gelince yükünü
salgılamak için sıraya girer.
Glikoz,
insülinin hem yapımında hem de salgılanmasında en önemli rolü
oynar. Besin sindirimi sonucu, kanda glikoz düzeyi yükselmeye başlayınca,
glikozun beta-hücresine giriş hızı artar. Beta hücresinin
glikokinaz enzimi, hücre içerisinde önceden hazırlanmış
adenozin trifosfattan (ATP) bir fosfat radikalini alıp, hücreye
girmiş glikoz molekülünün altıncı karbon atomuna bağlar. Bu
kimyasal reaksiyonun sonucu, ortaya bir glikoz-6-fosfat molekülü
ve bir adenosin difosfat (ADP) molekülü çıkar. Böylece hücre içerisindeki
ATP düzeyi azalır. Hücre içerisindeki potasyum düzeyi, hücre dışındakinden
daha yüksektir; aradaki fark sonucu, hücre membranı polarize olmuş
durumdadır. Potasyumun hücre içerisinde kalmasının nedeni,
membrandaki potasyum kanalının, ATP tarafından, çalışamaz
durumda tutulmasıdır. Glikozun fosforilasyonu sonucu, hücre içerisinde
enerji kaynağı olan ATP'nin düzeyi azalınca, potasyum kanalı çalışır
duruma geçer ve potasyumu hücre dışına atmaya başlar; böylece,
hücre içerisindeki potasyum düzeyi azalır, hücre membranı
depolarize olur. Membran depolarize olunca, membran voltajının
etkisi altındaki bir membran organeli olan kalsiyum kanalı açılır.
Kalsiyum
hücre içine girer; hücreiçi kalsiyum düzeyi yükselir.
Kalsiyumun etkisi altında, membrana yanaşmış insülin yüklü
salgılama granülünün membranı, hücre membranı ile kaynaşır
ve bu kaynaşma sonucu, granülün içerisindeki insülin hücre dışına
salgılanır (ekzositoz). Salgılanan insülin, kapiler damar duvarından
geçerek kana karışır; kan yoluyla vücudun herhangi bir köşesine
erişebilir ve eriştiği yerlerdeki dokuları etkileyebilir.
İnsülinin Etkileri
Başta
karaciğer, kas ve yağ dokusu hücreleri olmak üzere, insülin
organizma hücrelerinin çoğunu etkiler. Bir hücrenin insülin
tarafından etkilenebilmesi için, hücre membranında insülin
reseptörlerinin bulunması gerekir. Şöyle ki, insülin hücre içine
girmeden, hücre membranındaki reseptöre bağlanır ve bu bağlantı
sonucu, reseptörün hücre içi kısımlarındaki tirozin amino
asitler, ATP'den fosfat radikalleri alarak tirozsin fosfat olur.
Tirozinlerin fosforilasyonu sonucu, reseptörler uyarılır ve bir
tirozin kinaz olarak çalışıp, hücre içinde birtakım olayların
başlamasına yol açar. Olaylar, hücrelerin görevlerine göre değişir.
Karaciğer hücrelerinde, insülin etkisi altındaki en önemli
olaylar arasında, glikozun glikojene çevrilip depolanmasının
artması, glikojenin çözülmesinin ve böylelikle glikozun hücre
dışına çıkabilmesinin önlenmesi ve başka besinlerin glikoza
çevrilmelerinin önlenmesi vardır. Kas ve yağ doku hücrelerinde
insülin, hücre içinde önceden yapılmış glikoz taşıyıcılarının
hücre membranına gelmelerini sağlar; böylelikle taşıyıcılar,
glikoza özel kapı rolünde, glikozun kandan hücre içerisine
girmesini kolaylaştırır. Ayrıca insülin, bu hücrelerde
glikozun metabolizmasını artırarak piruvata (oksijene bağlı
olmayan "glikoliz") çevrilmesini sağlar; sonradan
piruvat oksijene bağlı metabolizma ile karbon dioksit ve suya çevrilir
ve bu arada enerji kaynağı ATP molekülleri yeniden ortaya çıkar
(Krebs siklüsü).
Görülüyor
ki, insülin bir yandan glikozun karaciğerden kana karışmasını
önlerken, öte yandan, kandan dokulara girmesini artırma gücündedir.
Bu olaylar sonucu insülin, glikozun kandaki düzeyini kesin bir şekilde
etkiler. Her iki olay da, kandaki glikoz düzeyini azaltmak gücündedir.
İnsülinin
pankreas beta-hücrelerinden salgılanması, kandaki glikoz düzeyinin
kontrolü altında olduğuna göre, bu karşılıklı ilişkiler
sonucu, glikoz düzeyi düşmeye başlar başlamaz, insülin salgılanması
azalır. Böylelikle, kan şekerinin (glikozun) normal sınırlar içerisinde
kalması sağlanır. Öte yandan, bu denge herhangi bir nedenle
bozulursa, kan şekeri normal sınırlar dışına çıkar. Glikozun
kandaki düzeyi, insülin bolluğunda azalır (hipoglisemi) ve insülin
kıtlığında artar (hiperglisemi).
Şeker Hastalığı
Şeker
hastalığı (diyabet; Diabetes Mellitus), alınan besinlerin
organizmada enerjiye çevirilmesinden kaynaklanan bir bozukluktur.
Bu bozukluğun nedeni, pankreas beta-hücrelerinin insülin yapma ve
salgılama gücünün azalması veya yok olması ve bazen, buna ek
olarak, dokuların insülin tarafından etkilenebilmesindeki düzensizliktir.
Bu düzensizlik sonucu, organizma, besinlerden gelen karbohidratları,
proteinleri ve yağları normal bir şekilde kullanamaz olur. Bu
metabolizma bozukluğunun en açık gösterisi, kandaki şeker ve özellikle
glikoz düzeyinin yükselmesidir.
Diyabet,
başlıca iki klinik tablo olarak gözükür.
1.
Tip-1 "insüline bağlı" diyabet. Öncelikle 30 yaşından
daha genç kimselerde kendisini gösterir. Bağışıklık
sisteminin bozulması sonucu, organizma kendi pankreas beta-hücrelerinin
tümünü yok eder ve organizmada hiç insülin kalmaz. Bu durumda,
eğer dışarıdan insülin verilmezse, hasta birkaç hafta veya
aydan fazla yaşayamaz; demek ki, hastanın yaşayabilmesi dışarıdan
verilecek insüline bağlıdır.
2. Tip-2 "insüline bağlı olmayan" diyabet. Öncelikle
40 yaşını geçmiş kimselerde kendini gösterir. Pankreas beta-hücreleri
sayıca azalmamıştır; fakat, hücrelerin insülin yapma ve salgılama
yeteneği azalmıştır. Buna ek olarak, hastaların çoğunun
dokularında olagelen bir düzensizlik, o dokuların insülinden
etkilenebilmelerini azaltmıştır. Bu kişiler, sağlıklı
olmamalarına rağmen, yıllarca herhangi bir özel bakım görmeden
ve dışarıdan insülin almadan yaşayabilirler; demek ki, hastanın
yaşayabilmesi dışarıdan verilecek insüline bağlı değildir.
Yaş
farkı gözetmeksizin araştırıldığında, 1993 istatistiklerine
göre, dünya nüfusunun %3,1'inde diyabet hastalığı vardır.
1958 istatistikleri, bu oranı %0,93 olarak gösteriyordu. Görüldüğü
gibi, 1958 ile 1993 arasında geçen sürede, diyabet hastalığı
oranı üç kat artmış bulunmaktadır. Bu artış, kısmen hastanın
hekime daha kolay erişebilmesi ve gelişmekte olan ülkelerde sağlık
istatistiklerinin daha düzenli tutulmasından ötürü olabilir. Şüphesiz
ki, diyabet büyük çapta bir sağlık sorunudur ve bu sorun
azalacağına büyümektedir.
Diyabetli
hastalar arasında, tip-1 diyabetlilerin oranı aşağı yukarı %10
olarak belirtilmektedir. Bu demektir ki, yine yaş gözetmeksizin
hasaplandığında, dünyada yaşayan her bin kişinin üçünde insüline
bağlı tip-1 diyabet hastalığı vardır. Yeni tip-1 diyabet
olguları her yıl bir milyon kişinin 100-160'ında görülmektedir;
bu yeni olguların büyük bir çoğunluğu 20 yaşından daha genç
kimselerde oluşmaktadır. Bu istatistik, Türkiye'nin 65 milyon nüfusuna
uygulanırsa, Türkiye'de her yıl 10 bine yakın yeni tip-1 diyabet
olgusu beklenir.
Tip-1 İnsüline Bağlı
Diyabetin Nedenleri
Her
iki tür diyabet sağlık sorununun bir parçası olmasına rağmen,
bizim en son çalışmalarımızla ilgili olduğu için, tip-1
diyabetin nedenleri üzerine eğilmek yerinde olacaktır.
Bağışıklık
sistemi, organizmayı çevredeki zararlı etkilerden korumakla görevlidir.
Bağışıklık sistemi, dışarıdan organizma içerisine girmeyi
başaran parçacıklar, başka bir deyimle antijenler tarafından
uyarılır. ılk uyarılan bağışıklık sistemi hücresi,
makrofajdır. Makrofaj, antijeni hücre içerisine alır, yapısını
değiştirir ve hücre membranındaki sınıf-2 histokompatibilite
antijeni ile (class-2 major histocompatibility antigen: MHC) bağlantılı
bir şekilde, antijeni diğer bağışıklık hücrelerine "tanıtır".
Bu uyarma sonucu, bağışıklık sistemi hücrelerinden
B-lenfositler, yabancı antijene karşı, antijene bağlanabilecek
özel antikorlar yapıp salgılarlar (humoral uyarım). Uyarılan
T-lenfositler ise, hücre olarak doğrudan doğruya antijene veya
antijeni taşıyan yabancı hücreye bağlanırlar (hücresel uyarım);
bu bağlanma sonucu, yabancı antijen veya antijeni taşıyan yabancı
hücre (örneğin bir virüs), zararsız duruma getirilir veya yok
edilir.
Bağışıklık
sistemi, vücuda giren yabancı maddelerle uyarılır ve onları
uzaklaştırır. Organizmanın kendi bağışıklık sisteminden
zarar görmemesi için, bağışıklık sisteminin organizmadaki
antijenler tarafından uyarılmaması gerekir. Nitekim, sağlıklı
koşullarda, organizmaya özgün antijenler (otoantijen) bağışıklık
hücrelerini uyarmazlar. Değişik koşullarda, bağışıklık
sistemi ile organizmanın kendi antijenleri arasındaki "barış
anlaşması" yürürlükten kalkar. Örneğin, organizma içerisine
giren yabancı bir parçacık (belki de bir virüs), organizma
dokularından birinin hücrelerini zedeleyebilir ve normal koşullarda
hücre içerisinde "gizli" kalmış bir antijenin
organizma içerisine yayılmasına yol açar. Bağışıklık
sisteminin önceden tanımlamadığı bu gizli kalmış antijen,
yanlışlıkla antijen olarak yorumlanır; B-lenfositler otoantijene
karşı antikor yapar ve T-lenfositler ise otoantijenin geldiği
doku hücrelerine bağlanıp, o hücreleri, kendi organizmasının hücreleri
olduğuna bakmaksızın yok eder. Tablo, "otoimmün"
hastalıktır ve hedef dokunun türüne göre, değişik bulgularla
kendini gösterir.
Tip-1
diyabette, bağışıklık hücreleri, organizmanın kendi pankreas
adacıklarındaki beta-hücrelerini yok eder; sonuç olarak,
organizmada insülin düzeyi hiç kalmaz. Hastalık, aşırı
derecede kan şekerinin yükselmesi ile tanımlanır. Böbrekler,
kan şekerini düşürmek gayretiyle şekeri idrara süzerler; böylelikle
idrar hacmi artar, bünye su kaybeder. ınsülin yoksunluğunda hücrelere
glikoz giremez olunca, hücreler başka bir enerji kaynağı bulmak
amacıyla yağ asitlerini metabolize etmeye başlar; keto-asitlerin
düzeyi artar, asidoz kendini gösterir ve eğer dışarıdan insülin
verilmezse, hasta ölüme sürüklenir. Hastalık başlangıcında,
bu hastaların %80'inin kanında, adacık hücrelerindeki birtakım
antijenlere (islet-cell antibodies; ICA) karşı antikorlar ölçülebilmektedir.
Pankreası mikroskopla izleme fırsatı çıkan nadir yeni tip-1
vakalarda, adacıkların, bağışıklık sistemine bağlı hücreler
tarafından istila edilmiş olduğu görülmüştür. Bu başlangıç
süresinde, adacıklarda beta-hücreleri çok azalmış, fakat henüz
tamamen yok olmamıştır. Birkaç ay içerisinde beta-hücrelerinin
tümü yok olur; geriye yalnız insülin yapamayan diğer tip adacık
hücreleri kalır. Beta-hücreleri ile birlikte, adacıkları istila
eden bağışıklık hücreleri de ortadan kalkar; kandaki adacık
antikorları ölçülemez düzeylere iner.
Tip-1
diyabette bağışıklık sistemini uyaran adacık beta-hücre
antijenlerinin çoğu bilinmektedir. Bu antijenler arasında önemlileri,
glutamik asit dekarboksilaz (GAD-65), monoksialogangliosid (MSG),
karboksipeptidaz-H (CPH) ve "heat-shock protein 65"
(hsp65)'dir. Tip-1 diyabetin yeni saptandığı kişilerin kanındaki
adacık antikorları arasında, bu antijenlere özel antikorlar değişik
oranlarda bulgulanmıştır. Laboratuvar deneylerinde, tip-1
diyabetli hastalardan elde edilmiş lenfositlere, beta-hücre
antijenleri teker teker katıldığında, lenfositlerin uyarıldığı
ve hızla çoğaldıkları görülür. Demek ki, otoimmün bir
hastalık olan tip-1 diyabette, bu özel antijenler bağışıklık
sisteminde hem humoral hem de hücresel uyarımı başlatma yeteneğine
sahiptir ve beta-hücrelerinin yok edilmesine yol açmaktadır.
Tip-1
diyabetin genetik kökenli olduğu bilinmektedir. Tip-1 diyabetli kişilerin
birinci derecede akrabaları (ana, baba, kardeş, çocuk) arasında
görülen tip-1 diyabet oranı, genel oranla karşılaştırıldığında,
12 kat artmıştır. Tip-1 diyabetli bir kişinin, diyabetli olmayan
homozigotik ikiz kardeşinin 40 yaşına varmadan tip-1 diyabete
yakalanma olasılığı %50'dir. Tip-1 diyabetlilerin, diyabete
yakalanmamış ikiz kardeşlerinin kanlarında adacık antikorları
tarandığında, antikorlar, diyabetin başlamasından 8 yıl öncesine
kadar bulunabilmiştir. Demek ki, bağışıklık sistemi, hastalık
bulgularının ortaya çıkmasından çok önce uyarılmıştır ve
kritik sayıda beta-hücrelerinin yok edilmesi yıllar sürmektedir.
Tip-1 diyabetlilerin diyabetli olmayan birinci derecede akrabalarının
kanları araştırıldığında, bu kişilerin %3-4'ünde adacık
antikorları bulunabilmektedir. Bu adacık antikorlu kişiler uzun süre
izlendiğinde, her yıl %10'unun diyabete yakalandığı saptanmıştır;
bu oran, 10 yıl içerisinde %80'e erişmiştir.
Şu
ana kadar, kesin bir tip-1 diyabet geni veya genleri bulunamamıştır.
Eldeki tek ipucu, tip-1 diyabete yakalanan kişilerde ve o kişilerin
ailelerinde yapılan araştırmalarda, hastalığa yakalanma oranı
ile sınıf-2 MHC bağışıklık sistem antijenleri arasında kesin
bir bağlantı bulunmasıdır. Özellikle, DR3 ve DR4 olarak tanınan
sınıf-2 MHC antijenlerin birlikte bulunmaları ile tip-1 diyabet
arasında kuvvetli bir bağlantı görülür. Ayrıca, DQ antijenin
amino asitlerinde bir değişiklik saptanmıştır. Eğer, bu
antijenin polipeptid beta-zincirinin 57. amino asiti alanin, serin
veya valin ise, diyabete yakalanma oranı yüksektir; eğer amino
asit aspartat ise, oran bir hayli azalır.
İnsüline Bağlı Tip-1
Diyabetin Önlenmesi
Organizmanın
diğer dokularıyla karşılaştırıldığında, adacık hücrelerinin
çok yavaş yenilendikleri görülür. Bu demektir ki, eğer adacık
beta-hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından öldürülmesi
önlenebilse, bu sırada organizmanın insülin gereksinimini karşılayabilecek
kadar beta-hücresinin bulunması gerekir. Hastalık belirtilerinin
yeni ortaya çıktığı sürede, beta-hücrelerinin çoğunluğu
yok edilmiş olduğuna göre, herhangi bir önleyici girişimin
etkili olması şansı, hastalık gözlenmeye başladıktan sonra,
oldukça azdır. Belirtilerin ortaya çıktığı ilk günlerde, bütün
beta-hücreleri henüz yok edilmediğine göre, o erken sürede yapılacak
önleyici girişim belki de bazı hastalarda faydalı olabilir. Öte
yandan, eğer hastalığa yakalanma şansı yüksek olan kişiler,
daha hastalanmadan tanımlanabilirlerse, önleyici girişimin
kesinlikle etkili olması beklenebilir. Örneğin, tip-1 diyabetli
hastaların birinci derecede akrabalarının, özellikle kardeşlerinin
ve çocuklarının, kanlarını tarayıp, adacık antikorları
bulunanlara önleyici girişimi uygulamak iyi sonuçlar verebilir.
Çünkü bu antikorlar, bağışıklık sisteminin beta-hücrelerini
antijen olarak tanıdığının ve bu hücrelere karşı antikor ürettiğinin
göstergesidir.
Alerji
hastalığı, bağışıklık sisteminin çevreden organizmaya giren
bir yabancı parçacık tarafından, çok aşırı ölçüde uyarılmasının
sonucudur. Aşırı uyarım, koruyucu ve yararlı olmaktan çıkıp,
organizmaya zararlı bir durum şeklinde kendini gösterir.
Alerjinin tedavisinde "hiposensitization" yani duyarlığın
azaltılması girişimi çok zaman etkili olmaktadır. Eğer
alerjiyi körükleyen yabancı parçacığın ne olduğu biliniyorsa
ve bu parçacığın bir ekstraktı hazırlanabilirse, ekstrakt,
gayet ufak bir dozda başlanıp, gittikçe artan dozlarda hastaya
uygulanır. Zamanla, humoral ve hücresel aşırı uyarım sakinleşir
ve bir hastalık olmaktan çıkar. Alerji ve otoimmün hastalıklar
arasındaki benzerlik, bağışıklık sisteminin aşırı ölçüde
uyarılmış olmasıdır. Eğer alerjide, bağışıklık sistemini
uyarmış olan yabancı parçacığın uygun ve ölçülü bir şekilde
verilmesi ile iyi sonuçlar elde edilebiliyorsa, aşırı uyarıma
yol açan antijenin ne olduğu bilinen otoimmün hastalıklarda da,
benzeri bir önleyici girişim belki de geliştirilebilir.
Bu
düşüncelerle, son yıllarda, otoimmün tip-1 diyabette etkili
olabilecek önleyici bir girişimi geliştirmek çabasındayız.
Elimizde, insanda görülen tip-1 diyabetin her bakımdan çok
benzeri olan, "nonobese diabetic; NOD" denilen bir fare
modeli var. Bu fare modelinde, doğal olarak, dişilerin %70'i ve
erkeklerin %25'inde diyabet gelişmektedir. ınsanlarda olduğu
gibi, diyabete yakalanan farelerin pankreas adacıkları, bağışıklık
sistemine bağlı hücreler tarafından istila edilmiş durumdadır.
ınsanda görülen tip-1 diyabette belirlenen adacık beta-hücreleri
antijenleri, NOD fare beta-hücrelerinde de bulunmakta ve bağışıklık
sistemini uyarmaktadır. ılk deneylerimizden birinde, bağışıklık
sistemini uyarmak için, henüz diyabete yakalanmamış farelere, başka
farelerden elde ettiğimiz adacık ekstraktlarını, immünolojik
araştırmalarda bağışıklık sistemini uyarmak için sıklıkla
kullanılmakta olan tam Freund adjuvantı (complete Freund's
adjuvant; CFA) ile karıştırarak verdik; diyabetin erken başlayacağını
bekliyorduk. Ancak, bu farelerde diyabetin önlendiğini ve diyabet
oranının %2'nin altına düştüğünü gördük. Bu beklenmedik
bulgunun nedenlerini araştırırken, dikkatimizi, CFA'nın aktif
maddesi olan, ısıtılarak öldürülmüş, tüberküloz yani verem
hastalığına yol açan Mycobacterium bakterisi çekti. Ulaştığımız
noktada, adacık beta-hücrelerinde bulunan heat-shock protein-65
(hsp65)'in, Mycobacterium'un bol miktarda yaptığı bir protein
olduğunu öğrendik; her iki tip hsp65'in moleküler karışımı
karşılaştırıldığında, %97 benzerlik görülmektedir. Bu
bulguya dayanarak, yüzlerce fareyi, dünyanın birçok ülkesinde,
verem hastalığını önlemek için kullanılmakta olan Bacillus
Calmette Guerin (BCG) ile tek bir defa aşıladık. BCG aşısı, tüberkülozun
etkeni olan Mycobacterium tuberculosis'e benzeyen, ancak hastalığa
yol açma gücü yok edilmiş bir bakteri türüdür. CFA verilen
farelerde olduğu gibi, BCG ile aşılanan farelerde de diyabet,
kesin olarak önlendi. Fareler, normal bir süre boyunca sağlıklı
yaşadılar. Bu farelerin pankreaslarını mikroskop altında izlediğimizde,
adacıkları istila eden hücrelerin yok olduklarını gördük.
Daha sonra, başka bir grup NOD fareyi, diyabetin ortaya çıkmasının
ikinci günü aşıladık. Değişik deneylerde bu farelerin %18 ilâ
%42'sinde diyabetin gerileyip, kan şekerinin normale döndüğünü
ve yaşam sürelerinin normal olduğunu gördük.
CFA
veya BCG şeklinde NOD farelere verdiğimiz Mycobacterium'un otoimmün
hastalığı durdurabilmesi ile beta-hücreleri ve Mycobacterium'da
bulunan hsp65'in benzerliği arasında bir ilişki olduğuna
kuvvetle inanıyoruz. Bu etkiyi, alerjinin tedavisinde başarı ile
kullanılmakta olan hiposensitization yöntemine benzetiyoruz. Bu
hipotezin doğru olup olmadığını araştırmaktayız. Bir yandan
da, diyabetli NOD farelerde başarı ile uygulanan BCG aşılama yönteminin,
tip-1 diyabetli insanlara uygulandığında da benzeri bir iyileşme
olup olmayacağını öğrenmek için klinik deneylerimiz süregelmekte.
Önleyici deneylere girişmek üzereyiz.
Tıp
bilimi hızla ilerlemektedir. Diyabetin bazı sorunlarının çözümlenmesi,
yakın gelecekte gerçekleşebilir. Özellikle, tip-1 diyabetin önlenebilmesinde
etkili olabilecek bir bağışıklık sistemi etkeninin geliştirilmesi
bir hayal olmaktan çıkmıştır. Heat-shock protein-65'e veya adacık
beta-hücrelerinin bir başka antijenine dayanan bir aşının geliştirilmesi,
erişilecek bir hedeftir; bu hedefe doğru ilerlemekte azimliyiz.
Sümer
Belbez Pek
Prof.Dr., Michigan Üniversitesi
Tıp Fakültesi
|