|
|
Birçok ülke var olan eğitim
sistemlerini sorguluyor. Bu sorgulamanın hareket noktası ise kalıplanmış
zihinler üreten eğitim sistemlerinin yararlarının pek fazla
olmaması ve toplumların düşünen, yaratan, sorun çözen
insanlara daha çok gereksinim duyması. Bu düşüncelerden
hareketle toplumlar öğrenciyi eğitim sistemi içinde daha etkin
bir konuma getirmeye çabalıyorlar. Kısacası, artık sessizce
oturup, yalnızca verileni almakla yetinmeyecek öğrenciler: Görecek,
duyacak, çözümleyecek, söylecek, yapacak, katılacak ve paylaşacak.
Öğrenmeyi öğrenecek. Böylece bilgiyi yalnızca tekrarlamayıp,
bilinenleri sorgulayacak ve kendi bilgisini kendisi üretecek.
DÜNYANIN
ilk Sümerologlarından biri olan Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de
Başlar adlı kitabında Sümerler’de ilk kurulan okullardan söz
ederken "Bir şey kesindir: Sümer pedagojisinde hiçbir bakımdan
ilerlemeci öğretim (ilerlemeci öğretimden kasıt, büyük bir kısmı
çocuğun inisiyatifine bırakılmış eğitim sistemidir) diye
adlandırabileceğimiz bir karakter yoktur. Disiplin konusunda değnekler
hoşgörülü değildi. Olasıdır ki öğrencilerini iyi çalışmalar
yapmaya teşvik etmek, hatalarını ve yetersizliklerini düzeltmek
için öğretmenler her şeyden önce kamçıya bel bağlıyorlardı.
Öğrencinin pek de hoş bir yaşantısı yoktu." yorumunu yapıyor.
Binlerce yıl önce var olan Sümer Uygarlığı’nın öğretim
sistemine ilişkin bu yorum, birçok yönüyle bazı öğrenme
ortamları için hâlâ varlığını sürdürüyor gibi görünüyor.
Bir anlamda "meslekî" eğitim veren Sümer okulları
yazman yetiştirmeyi hedefliyordu. Yalnızca erkekleri yetiştiren
bu okullarda, öğrenciler tabletlere çivi yazısı yazmayı öğreniyorlardı.
Okulun öğretim elemanları, "okulun babası" denilen öğretmen,
öğretmen yardımcılığı yapan "ağabey"ler,
"resim görevlisi", "Sümerce görevlisi" ve
"kamçı görevlisi" gibi kişilerden oluşuyordu. Sümer
dilini yazmayı ve kullanmayı öğreten okulun eğitim sistemi,
dillerinin sözlerini anlam bakımından birbirine bağlı sözcük
ve deyim grupları şeklinde sınıflandırmak ve bunları öğrencilere
ezberleterek, tekrar tekrar kopyalatmaya dayalı bir yöntem
halindeydi. Eğitimin yaratıcı olan yönü ise, edebi eserleri
incelemek, kopyalamak ve taklit etmekten oluşuyordu. Öğrenciler,
bugünkünden pek farklı olmayan bir biçimde öğretmen tarafından
cezalandırılma korkusu taşırdı ve Sümer yazısında
"bedensel ceza" iki simgenin birleşmesiyle anlatılırdı:
"Sopa" ve "et". Geç kalmanın, sınıfta ayağa
kalkmanın ya da konuşmanın cezası kamçıydı. Sümerlerde öğrencinin
okula ilişkin düşüncelerini içeren bir tablette şunlar yazılı:
"Tabletlerimi ezbere okudum, yemeğimi yedim, yeni tabletimi
hazırladım, onu yazıyla doldurdum ve bitirdim; sonra bana
ezberim, öğleden sonra da yazı alıştırmam gösterildi. Okuldan
sonra eve gittim, içeri girdim, babamı otururken buldum. Babama
yazı alıştırmamdan söz ettim, sonra ona tabletimi ezberden
okudum babam çok hoşnut kaldı... Sabah erkenden kalktığımda
anneme dönüp dedim ki: ‘Bana yemeğimi ver, okula gitmem
gerekiyor.’ Annem bana iki ‘küçük ekmek’ verdi ve okula
gittim. Okulda hizmet gözetmeni, ‘Niçin geç kaldın?’ dedi.
Korkmuş bir halde ve kalbim çarparak öğretmenimin önüne
gittim, önünde eğilip onu saygıyla selamladım."
S.N.
Kramer, kitabında "Sümer okulu çekicilikten uzaktı,
programlar zor, eğitim yöntemleri yıldırıcı, disiplin acımasızdı.
Eğer bazı öğrenciler fırsatını bulduklarında dersleri ‘kırıyor’
ve doğru yoldan ayrılıyorlardıysa buna nasıl şaşılabilir?
İşte bu bizi tarihin kaydettiği ilk gençlik suçu olayına götürüyor."
diye görüşlerini ifade etmeyi sürdürüyor.
Beş
bin yıl öncenin eğitim sistemine ve gençlerinin eğitime bakış
açısına ilişkin bu düşünceler gösteriyor ki, bu kadar süre
içinde eğitimde kullanılan yöntemler açısından pek az gelişme
olmuş. Öğrencilerin bireysel farklılıklarına, yaş dönemlerinin
özelliklerine ve gereksinimlerine bakmadan onları bir kalıba
sokma yaklaşımı biraz biçim değişikliği ile bugün de varlığını
sürdürüyor. Çocukları ve gençleri kalıba sokma yaklaşımında
öğrenci, önceden saptanmış koşullara ve beklentilere uygun
davranmak zorundadır; yeteneklerini geliştirmesi önemli değildir,
yalnızca bekleneni yapması gerekir; hayâl gücünü ve yaratıcılığını
ortaya koymaya çalıştığında yadırganır, çünkü farklı
davranmıştır ve bunların tümünden de kötüsü, düşünüp üretmesi
gerekli değildir, verilenleri aynen tekrarlaması yeterlidir.
Artık
birçok ülke halen süregelmekte olan ve neredeyse Sümerler’den
kalmış (!) denilebilecek eğitim sistemlerini sorguluyor.
Sorguluyor, çünkü toplumlar, var olan bilginin öğrenciye hazır
olarak "dayatıldığı" öğretim yöntemlerinin, yaratıcılığı,
üretmeyi
ve sorun çözmeyi ne derece geliştirici olduğu
konusunda kuşku duyuyorlar. Günümüzde çoğu ülkede ve Türkiye’de
kullanılan öğretim yöntemleri öğrenciye bilgileri hazır kalıplar
biçiminde verip, aynen alma şeklinde bir yol izliyor. Bu öğretim
yöntemlerinin uygulanması sırasında, hangi bilgiyi niçin almak
zorunda olduğunun bile farkında olamayan öğrenciler, bilmediği
bu hedefler uğruna derslerde öğretmenin -kimi zaman neredeyse
soru bile sormaksızın- anlattığı bilgileri hafızasına
kaydetmeye çalışıyor. Bu, hafızaya bilgi kaydetme işi pek de
kolay gerçekleşmediğinden, eve gidip tekrar ediyor, ertesi gün
gene tekrar ediyor, bu uğraşı içerisinde neden aldığını hâlâ
bilemediği bu bilgileri biraz olsun ezberlemiş duruma geliyor. Başka
bir öğrenci tipi ise tüm bu sıkıntıya katlanamayacağını en
baştan beri biliyor ve bu tekrarlama senfonisini hiç sürdürmeyip,
belki de çoğunlukla hak etmediği halde "sıradan" ya da
"tembel" bir öğrenci olarak niteleniyor.
Öğrencinin
edilgin olduğu bu öğretim yöntemleri artık terk ediliyor. Amaç
ise öğrencinin "öğrenme" sürecine etkin (aktif)
olarak katılmasını sağlamak.
Düşünme
Gücünün Düşmanı: Ezber
Geleneksel
eğitim sisteminde öğretmen, okul ve okulun öğretileri merkez alınıyor,
öğrenci ise edilgin bir role sahip. Öğrenciye bilgiler, "Bu
böyledir, böyle olduğu için öğrenmeniz gerekir, niye öğrendiğinizi
sormayın." yaklaşımı içinde sunuluyor. Öğrencide,
verilen her bilginin doğru olduğu ve sorgulanmaması gerektiği
duygusu yaratılıyor. Bu bakış açısının temelini biraz da
Eski Yunan düşünüşünün eğitime ve okula biçtiği rol
belirlemiş. Eski Yunan’da okul, öğrencilerin zihinlerini
disipline edici bir role sahip. Bu anlayışla okullarda, tıpkı
bir sporcunun kaslarını geliştirmek için egzersiz yaptığı
gibi, yeni bilgiler öğrenciye zihinsel anlamda sistemli olarak yapılan
egzersizlerle kazandırılmaya çalışılıyordu. Eski Yunan’da
Latince, Yunanca ve mantık öğrencinin günlük yaşamında
herhangi bir kolaylık ya da yarar getireceği için değil, zihnini
güçlendireceği düşünüldüğü için öğretiliyordu. Bu bakış
açısı ancak 20. yüzyılın başlarında değişmeye başladı.
Bu yaklaşımın geçerli olmadığına ilişkin ilk görüşleri
Williams James, E. L. Thorndike ve Charles Judd farklı biçimlerde
ileri sürdüler. W. James, yaptığı çalışmasında uzun bir şiiri
ezberlemek için 8 gün süresince toplam 132 dakika harcadığını
ve yaptığı bu ezberin sonra yapacağı ezberlemeleri daha kolaylaştırmadığını
belirledi. Öğrenmeyle ilgili fizyolojik çalışmalar da ezber
yoluyla öğrenmenin yalnızca hatırlamayla ilgili zihinsel süreçlerin
gerçekleşmesine yardım edebileceğini gösteriyor. Oysa, düşünen,
yaratabilen ve sorun çözebilen bireyler yetiştirmek için, öğrencilerin
hatırlama düzeyinden daha ileri zihinsel süreçler gerektiren
kavrama, uygulama, analiz, değerlendirme ve sentez vb davranışları
da kazanmış olması gerekiyor. Bilim ve Teknik, Nisan 1996 sayısında
"Öğreniyorum Öyleyse Varım" adlı yazıda söz edildiği
gibi hafıza, kodlama, depolama ve ara-bul-geriye getir süreçlerini
içeriyor. Kodlama dış dünyadaki uyarıcıların hafızaya
kaydedilebilecek biçime dönüşmesine, depolama kodlanan bilginin
tutulmasına ve ara-bul-geriye getir işlemi de depolanan bir
bilginin gerektiği zaman aranıp bulunup çıkarılmasına verilen
ad. Kısa süreli hafızada bilgi bir kaç dakika saklanıyor.
Ancak, bilgi uzun süreli hafızaya aktarıldıktan sonra uzun süre
boyunca saklanabiliyor. Uzun süreli hafızaya aktarılmayan
bilgiler kayboluyor. Uzun süreli hafızada bilgiler anlamlarına göre
kodlanıyor. Hatırlanması gerekenler ne kadar anlamlandırılmışsa
ve bilgiler arasındaki ilişkiler ne kadar iyi kurulmuşsa o kadar
iyi hatırlanıyor. Öğrenilen bilginin anlam ayrıntıları ne
kadar iyi işlenirse, bilgi hafızada o kadar iyi saklanıyor. Bu
bilgilerin ışığında, ezberlemenin, bilgileri kısa süreli hafızaya
kaydetmeye yarayabileceği yorumu yapılabilir.
Sümerler’den
ve Eski Yunan’dan beri süregelen, tekrarlayarak mekanik öğrenmeye
dayalı yaklaşımların pek iyi sonuç vermediğinin bu yüzyıl içinde
ortaya konmasına karşın, bugün hâlâ, hazır bilgilerin öğrenciye
öğretildiği, özünde ezber olan eğitim sistemleri geçerliliğini
korumakta. Clement, Ross, Holyoak, Gentner, Foss ve DiSessa gibi çok
sayıda bilim adamının yaptığı çalışmalar, öğrencinin
ancak kendisi için anlamlı olan şeyleri kavrayabileceğini gösteriyor.
Oysa, okulların % 100’e yakın bir çoğunluğu ilke ve gerçekleri
ezberleterek öğretmeyi tercih ediyor. DiSessa’ya göre, öğrenciler
gerçek yaşamda fizikle ilgili bir sorunla karşılaştıklarında
okulda öğrendiklerini kullanamıyorlar. Bu çalışmalar öğrencinin
kalıp olarak aldığı değil, ancak anlamlı bulduğu bilgiyi günlük
yaşamına kolayca aktarabildiğini gösteriyor. Tınaz Titiz,
Ezbere Hayır adlı kitabında ‘ezber’ kelimesinin Farsça kökenli
olup, ‘göğüsten’ anlamına geldiğini, İngilizce ve bazı başka
dillerde de benzer biçimde kalpten (by heart) kelimesinin kullanıldığını
vurgularken, ezber adı verilen yöntemin yol açtığı sonuçlardan
bir kısmının şunlar olduğunu ileri sürüyor:
a)
Düşünmek, aynen fiziksel hareket gibi bir enerji harcamayı
gerektirir. İnsan ise doğal olarak enerji sarfından kaçar. Ezber
ise düşünmeyi gereksiz kıldığı için bu doğal eğilime
uygundur. Kişi ezberledikçe bunun rahatına alışır ve düşünmez
olur. Çoğu insanın "düşündüğünü" sandığı şey
ise ezberledikleri arasında yaptığı gezintidir.
b)
Ezber, hazır bilginin belleğe yerleştirilmesi olup yaratıcılığa
taban tabana zıttır. Yaratıcılık sorgulamayı, ezber ise
sorgulamamayı esas alır. Ezberleyen kişi, sorularını dahi
ezberlenmiş kalıplarıdan seçer. Duruma göre soru soramaz. Sorun
çözme ise bir anlamda doğru soru sorabilme becerisidir. Ezber
bunu yok eder. Dolayısıyla ezberci kişi kolay yönetilebilen bir
kişidir.
c)
Ezber, öğretmenin ve eğitim kurumlarının işlerini çok kolaylaştırır.
Ezberleneceklerin bir listesi yapılıp, okullara dağıtılır.
Ezber diğer yandan öğretmenlerin de nasıl bir öğretme yöntemini
uygulayacakları konusunda yapmaları gereken çalışmaların gereğini
en aza indirir.....
Bilgi
Kaşıkla Verilir mi?
Bir
insan neler bilmelidir? Yaşamını kolaylaştırabilecek hangi
becerilere sahip olması gerekir? Geleneksel eğitim yöntemlerini
terk ederek, öğrencinin merkez olduğu eğitim sistemlerinin
uygulanması gerektiğini önerenler bu sorulara şu yanıtları
veriyorlar:
·
Okumayı bilmelidir.
·
Sorunları çözmek amacıyla yapması gerekenleri öğrenmelidir.
·
Bir grup içinde çaba harcayarak, ortak bir üretim yapmayı
öğrenmelidir.
·
Gerçek yaşamın ne olduğunu ve yaşam içinde kendi rolünü
anlamalıdır.
·
Karar vermeyi öğrenmelidir.
Bir
insan neler bilmelidir? Yaşamını kolaylaştırabilecek hangi
becerilere sahip olması gerekir? Geleneksel eğitim yöntemlerini
terk ederek, öğrencinin merkez olduğu eğitim sistemlerinin
uygulanması gerektiğini önerenler bu sorulara şu yanıtları
veriyorlar:
Kısacası, düşünen, sorunlara çözüm getirebilen ve yaratıcı
olan bireyler yetiştirmek tercih edilmektedir artık.
Eğitimde hedefler belirlenirken, öğrenmenin
bireysel bir süreç olduğu, öğrenme hızının bireylere göre
değiştiği, bireylerin ilgi alanlarının ve gereksinimlerinin
birbirinden farklı olduğu unutulmamalıdır. Geleneksel yaklaşımda
olduğu gibi, öğrencinin bilmesi gereken bilgilerin reçeteler
halinde sunulması yerine, her öğrencinin farklı gereksinim ve
isteklerini hesaba katan bir eğitim düzeni tercih edilmelidir. Öğrenmeyi
daha etkin hale getirmeyi hedefleyen eğitimin, bireyselleştirilmiş
ders programlarını temel alması ve öğrencinin kendisinin de içinde
bulunmayı tercih edeceği durumlar ve bunlarla ilgili becerileri
kazandırmaya dönük olması gerekir. Bilinmesi gereken bilgilerin
listesini yapmak çok kolaydır. Bunları, öğretmenin sınıfta
ardı ardına sıralaması da pek zor değildir. Peki, bu sırada doğrudan
öğrenciyle ilgili olan "öğrenme" işinde öğrenci ne
yapar? Bu sorunun yanıtını vermek oldukça zor. Etkin (aktif) öğrenme
denilen, öğrencinin öğrenme işinin tam merkezinde olduğu yönteme
bakarsak, gerçekten öğrenme şansına sahip olan öğrenciyle bu
şansa sahip olmayan öğrenciyi birbirinden ayırt edebiliriz.
Burada sözü geçen "etkin" olma durumu, kimin en çok
konuştuğuyla ilgili olmayıp, öğrenilmesi istenen hedeflerin
farkına varılarak, öğrenmeyi gerçekleştirmek için sarf
edilmesi gereken çabadır. Öğrenciyi merkez alan eğitim
sistemlerinin çok çeşitli uygulamaları vardır. Bu uygulamalarda
katı sınırlarla belirlenmiş ve belirli bir süre içinde gerçekleştirilmesi
gereken bir ders programı yoktur. Öğrenci, kendi eğitsel
gereksinimlerinin ve becerilerinin farkına vardırılır. Öğretmen,
öğrencinin kendi gereksinimlerini kendisinin fark etmesine yardımcı
olur. Öğretmen "öğretici" konumundan çıkar; öğrenmenin
gerçekleşmesi sırasında yönlendirme, destekleme ve paylaşma
gibi yaklaşımlarla öğrenciye yardımda bulunur ve öğrenme işini
öğrenci kendi isteğiyle gerçekleştirir. "Öğretme"den
"öğrenme"ye geçişteki bu farkı şu örnekte görebiliriz:
Sahilde yürüyen çocuk, kıyıda ölü bir köpekbalığı bulur
ve bıçağının da yardımıyla onu incelemeye koyulur. Bu, doğal
bir öğrenme ortamıdır.
Bir başka çocuk ise laboratuvarda masaya konulmuş
olan köpekbalığı ile karşılaşır. Masaya, köpekbalığını
incelemesine yardım edecek aletler de konularak gerekli her şey sağlanmıştır,
ama bir şey hariç: Öğrencinin köpekbalığına olan
"merak"ı. Merak ve ilgi olmadan bu laboratuvar çalışması
gereksiz bir iş olarak kalabilir. Öğrencinin bu edilgin deneyimi
onun biyolojiye olan ilgisini ancak azaltmaya yarar. Örneğin,
etkin öğrenmeyi temel alan eğitim sistemlerinde coğrafya
dersinin gezilerek ya da tv, video, fotoğraf gibi görsel
malzemeden yararlanarak öğrenilebileceği, fiziğin en iyi buzda
araba sürerken, trigonometrinin en iyi model ev ya da köprü
yapmaya çalışırken anlaşılabileceği düşünülür. Burada da
görüldüğü gibi, öğrencinin alması gereken bilgilerin ve bu
bilgilerin düzeninin yaşamın doğal akışında rastlanabilir
nitelikte olması tercih ediliyor. Gerçek yaşamda da insanların
hedefleri oluyor; bu hedefler için plan yapıyorlar; bu planları
gerçekleştirmek için gereken becerileri ve diğer kaynakları
belirliyorlar ve eğer bunlara sahip değillerse bu beceri ve
kaynakları kazanmaya çalışıyorlar. Okuldaki eğitimin de doğal
yaşamdaki bu yaklaşımda olduğu gibi planlanması gerekiyor.
Bonwell
ve Eison etkin öğrenmeyi şöyle tanımlıyor: Etkin öğrenme,
yapılan şeylere öğrencinin katılımını ve yaptığı şeyler
hakkında düşünmesini sağlayan bir şeydir. Birçok etkinliği içeren
etkin öğrenmenin çok çeşitli uygulama biçimleri var. Bunlar,
tartışma yöntemleri, düşün-eşleş-paylaş yöntemi, kısa yazılar
yazdırma, kısa sınavlar yapma, beyin fırtınası (Bilim ve
Teknik Sayı 347) vb. şeklinde sıralanabilir. Örneğin, düşün-eşleş-paylaş
yönteminde öğretmen öğrencilere bir soru verir. Öğrenciler önce
kendi kendilerine sorunun yanıtını düşünürler, daha sonra ikişer
ikişer eşleşerek konuyla ilgili konuşup tartışırlar ve paylaşırlar.
Hedefe dayalı senaryo oluşturma adı verilen bir başka yöntemde
ise öğretmen hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak, öğrencinin
etkin katılımının sağlanabileceği senaryolar hazırlar ve bu
senaryoların sınıfta uygulanmasıyla öğrenme gerçekleşir. Bir
diğer yöntem ise soru sormaya dayalı öğrenmedir. Bu yöntemde,
öğretmen sorusunu öğrencilere sunar, öğrenciler gruplar
halinde sorunu çözümlemeye çalışırlar, araştırırlar ve
tartışırlar. Sonuç olarak da açıklama, çözüm ve yorum
getirirler. Bu yöntem, bir sorunu anlamak ve çözümlemek için
mantıksal bir akıl yürütme sürecinin uygulanması ile öğrenmenin
gerçekleştirilmesi ilkesine dayalıdır. Etkin öğrenme sağlamak
amacıyla sınıfta uygulanabilecek diğer yöntemlerden bazıları
kısaca şöyle sıralanabilir:
·
İyi tasarlanmış sorularla yapılandırılmış grup tartışmalarının
yapılması
·
Yapılandırılmamış grup tartışmalarının yapılması
·
Öğrencilerin sorularıyla dersin akışını belirlediği
yapılandırılmış tartışma (guided lecture) yönteminin
uygulanması
·
Öğrencilerin bireysel olarak ya da grup olarak sunumlar
yapması, yani sınıfta konu uzmanlarının oluşması, bu sayede
tartışmaların da renklenmesi
·
Öğrenilenlerin bir projeye ya da soruna uygulanması, böylece
öğrencilerin daha geniş kapsamda düşünmeyi öğrenmesi
·
Şiir ya da fotoğrafların incelenmesi ve bir sorun üzerinde
düşünülmesi
·
Dersin konusuyla ilgili rol oynama (role playing).
Bu
uygulamalardan hangisinin tercih edileceği dersin ve konunun niteliğine
göre belirlenebilir. Etkin öğrenmeyle ilgili sözü geçen bu
uygulamalar değişik adlarla adlandırılsalar da, değişik düzenlemelerde
olsalar da, temel olarak öğrencilerin
zihinsel süreçlerini harekete geçiren bir yapılanma
gösterirler. Bu yapılanma içinde de öğrencinin öğrenmesi
etkin bir biçimde gerçekleşir. Geleneksel olmayan bu yöntemlere
yönelmek öğretmenler için korkutucu, riskli ve belirsizmiş gibi
görünebilir. Öğrencinin de öğretmenin de bu yeni yöntemlere
alışması biraz zaman alabilir. Ancak, geçiş döneminin zor
olmasıyla birlikte, etkin öğrenmenin gerekliliğine ilişkin
duyarlık kazanıldığında, etrafta çok malzeme olduğu ve gerçekleştirilebilme
derecesinin çok yüksek olduğu görülebiliyor.
Brooks
ve Brooks, öğretmenin öğrencinin bakış açısının farkına
varmış olmasının, öğrenciyi durgun ve yararsız deneyimlere
girmekten koruyarak başarının kapısını açtığını ileri sürüyor.
Stepien ve Gallagher ise, "Öğretmen soru sorma tekniklerine
hakim olmalı, öğrencilerle birlikte düşünmeli ve öğrencilerin
edinmesi gereken davranışları onlara model oluşturmak amacıyla
kendisi yapmalıdır." diyor.
Etkin
öğrenme tekniklerini uygulamaya yönelik girişimler Türkiye’de
de bazı okullar tarafından yapılıyor. Bu girişimlerin sonuçlarını
görmek ve sağlıklı bir değerlendirme yapmak için henüz çok
erken. Ancak, öğretim tekniklerinde böyle bir yenilenmeye girişmek
olumlu bireysel çabaların işaretçisi. Eğitim sistemimizin birçok
yönden gözden geçirilmesi gerekiyor. Sürekli sistem değişikliği
yapılması öğrencileri ve en önemlisi onların düşünce
sistemlerini karmaşaya sürüklüyor. Bu sistem değişiklikleri
arasında, bir yandan da düşünen zihinler yetiştirmeye çabalamak
büyük bir özveri gerektiriyor. Eğitim politikasına ilişkin
kararlarda sık yapılan değişiklikler, temel olarak öğretmenin
ve dolayısıyla öğrencinin bocalamasına yol açıyor. Böylece,
zihinleri sistem değişikliklerine feda edilmiş nesiller yetiştirme
tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Pek iç açıcı olmayan
bu tablo içinde bir yandan da eğitimi çağdaşlaştırmaya çalışmamız
gerekiyor. Amaç düşünen, yaratan, üretebilen ve sorun çözebilen
bireyler yetiştirmekse, çocukları ve gençleri sistem değişikliklerinin
yaratabileceği karmaşadan korumak ve şimdiki sistem içinde onları
kazanabilmek için öğretmenlerimize çok iş düşüyor.
Zuhal
Özer
Konu
Danışmanı: A. Ata Tezbaşaran
Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi,
Eğitim Fakültesi
Eğitim Bilimleri Bölümü
Kaynaklar:
Bilim ve Teknik, Nisan 1996. Kramer, S.N., Tarih Sümer’de Başlar,
Ekim 1972. Sprinthall, R.C., Sprinthall, N.A., Educational
Psychology, 1977. Titiz, T., Ezbere Hayır, 1996.
|