|
Hastalıkları
tedavi etme ya da fiziksel etkilerini azaltma amacıyla hastanın vücuduna
genetik materyalin sokulması, tıp tarihinde bir devrim olmuştur.
İlk başlarda genetik hastalıkların tedavisi amacıyla planlanan
gen terapisi artık, kanser, AIDS gibi diğer pek çok hastalığın
tedavisi için de kullanılmaya başlanmıştır.
Genlerin
tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler
sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve
onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme
aşamasına geldiler.
Gen
terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya
da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir.
Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik
bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya
tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına
inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor.
Çeşitli
gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen
terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en
önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır.
"Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın
gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında,
istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır.
Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere
nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi
gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek
istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak
ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır.
Gen
terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut
hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir
bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum)
genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik
kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi
gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte
yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez;
sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının
çoğu vücut hücresi gen terapisidir.
Gen
terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir.
Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için,
istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir.
Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini
kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek,
tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir.
Gen
terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem
harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece,
genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri
saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara
vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek
kalmayabilir.
Gen
Terapisinin Temel Sorunları
Bilim
adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli,
gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar,
gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar.
Genleri
istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler
genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve
biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya
enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini
içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan
plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem
basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır.
Lipozomlar,
lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma
mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar
ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü
olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks
oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından
DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar.
Parça
bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan
balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla
geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler
yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.
Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron
boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit
DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak,
hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır.
Basit
olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca,
yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal
kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu,
genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör"
kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde,
gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve
genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör
denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler,
hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için
etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem
duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır.
Günümüzde
yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının
yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir.
Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere
tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi
edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş
virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve
genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye
başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için
ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş
olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede
virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu
olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik
bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır.
En
çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler,
herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir.
Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen
hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik
etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı
yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili
virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj,
kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen
transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik
etkilerin olmamasıdır.
Genlerin
Vücuda Sokulma Yöntemleri
Genleri
vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in
situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler
laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla
iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı
bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır.
Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir.
In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler
doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir.
Engeller
Gen
terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı
engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller,
naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom
ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli
dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu
engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır.
Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve
naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır.
Hücre
zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir.
Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün
lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa
lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz
hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır.
Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir.
Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük
proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin
içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin
içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte,
mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan
mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve
sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz
gurubu enzimler de ayrı bir problemdir.
In
vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla
verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre
dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki
kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları
ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için
büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa,
kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin
yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri
vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak
vermez.
Serumu
oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz
hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok
pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir.
Serumdaki
protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz
enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir.
In
vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör
olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta
antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden
kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar
da kullanılmaktadır, ama onların da
bazı
sakıncaları vardır.
İlk
Gen Terapisi
İnsanda
ilk gen terapisi denemesini 1990'da Dr. French Anderson gerçekleştirdi.
Ex vivo gen terapisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde,
adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın
tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan
genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim,
savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için
gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tipi kopyası
yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel
ADA enzimini üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda,
ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır
enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamsal
tehlike yaratabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun
birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır.
ADA
eksikliğinin ilk insan gen terapisi denemesi olarak seçilmesinin
bazı nedenleri vardır. Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan
kaynaklanır ve bu durum olası bir gen terapisinin başarı
ihtimalini arttırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık
kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir
sistemle kontrol edilmektedir: Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az
miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek
miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek
ADA proteininin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi
gerekmez.
Bu
ilk insan gen terapisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi.
Terapide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuvar
şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltıldı. Daha sonra
normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere
nakledildi. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirdi.
Genetik olarak başarıyla değiştirilen hücreler seçilerek,
yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltıldı. Son aşamada da, düzeltilmiş
bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri
verildi. Bu işlem, yani T hücrelerinin hastadan alınması,
laboratuvar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi,
tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlandı. Daha
sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edildi. Tedavi
sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi.
Bu
ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum
kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler, ve AIDS gibi
hastalıklarla başa çıkmak için gen terapileri tasarlandı.
Kanser
tedavisi için bilim adamları, savunma sistemi hücrelerini gen
terapisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye
çalışıyorlar. Amaç, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle
mücadeleyi sağlayan genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda
verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını
sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler sürmektedir.
Alternatif
olarak, kanser hücreleri vücuttan alınıp, daha güçlü bir
savunma tepkisi çekebilecek şekilde genetik olarak değiştirilebilir.
Bu hücreler daha sonra, bir çeşit kanser aşısı gibi reaksiyon
göstermeleri umuduyla tekrar vücuda verilebilir. Bu konudaki
klinik deneylere başlanmıştır.
Öte
yandan tümörlere, bunları bazı antibiyotik ve diğer ilaçlar için
çekici kılabilecek genler de nakledilebilir. Daha sonra yapılacak
ilaç tedavisi, sadece bu genleri taşıyan (yani kanserli) hücreleri
öldürecektir. Şu anda bu gibi iki klinik deney, beyin tümörlerinin
tedavisi amacıyla yürütülmektedir.
Gen
terapisi vücudun savunma hücrelerini AIDS virüsüne karşı dirençli
hale getirmek için de kullanılabilir.
Gen
Terapisinin Riskleri
Virüsler
normalde birden fazla hücre çeşidini enfekte edebilirler. Bu
nedenle, vücuda genleri taşıyan virüs kökenli vektörler de,
sadece hedeflenen hücreleri değil, başka hücreleri de enfekte
edip, yeni geni bu istenmeyen hücrelere taşıyabilir. Ayrıca, ne
zaman DNA'ya yeni bir gen eklense, bu genin yanlış bir yere yerleşme
tehlikesi de vardır. Bu durum, kansere ya da başka bozukluklara
yol açabilir. Bundan başka, DNA bir tümöre doğrudan doğruya
enjekte edildiğinde, ya da gen nakli için lipozom sistemi kullanıldığında,
taşınan yabancı genlerin, çok düşük de olsa istemeyerek eşey
hücrelerine girmesi ihtimali vardır. Bu durumda yapılan değişiklik
kalıtsal olacak ve sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Ancak böyle
bir duruma hayvan deneylerinde rastlanmamıştır. Başka bir sorun
da, nakli yapılan genin ekspresyonunun çok yüksek oranda olması
ve sonucunda da eksikliği hastalığayol açan proteinin yarardan
çok zarar getirecek kadar çok miktarda üretilmesi olasılığıdır.
Bilim
adamları, bütün bu riskleri ortadan kaldırmak amacıyla hayvan
deneyleri yapmaktadırlar. Alınan önlemler başarılı olmuştur,
şu ana değin insanlara uygulanan gen terapilerinde bu potansiyel
sorunlar görülmemiştir.
Gen
Terapisinin Çözüm Bekleyen Sorunları
İlk
sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili
yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorunsa, nakledilen genin
hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini
sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik
riskini ortadan kaldırmaktır. Bu konudaki başka bir sorun da,
yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle
etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin,
doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya
yarar yerine zarar getirecektir.
Yukarıda
açıklanan yöntemler bugüne değin 300 klinik daneyde 6000 hasta
üzerinde kullanılmıştır. Ancak, şu ana değin gerçekten başarılı
bir sonuç elde edildiği ileri sürülemez. Bunun bir nedeni, vektörlerin
taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri,
diğeriyse denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır.
Ayrıca, denemelerin büyük bir bölümünün kanser hastalarında
yapılmış olması yeni bir sorun yaratmaktadır: Hastaların ölümlerinden
dolayı tedaviyi izleyememek.
Şu
anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen terapisindeki eğilim,
genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin
dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen
terapisinin başarılı
sonuçlar
vereceğine inabiliriz.
Armağan
Koçer Sağıroğlu
Danışman:
Bekir Sıtkı Şaylı
Prof.Dr.,
İntergen
|