|
Bilinen bütün kanser olgularının
ortak bir yanı ya da ortak bir nedeni vardır: İnsan bedenini oluşturan
sayısız hücrenin her birinin çekirdeğinde değerli bir hazine
gibi saklanan deoksiribonükleik asit (DNA) zincirinin kimyasal yapısının
değişmesi, daha bilimsel bir deyimle DNA'nın mutasyona uğraması.
HÜCRE
çekirdeğinde iplik yumağına benzer biçimde ve kromozom dediğimiz
gruplar halinde saklı tutulan bu değerli DNA zinciri, her canlının
(insan, hayvan, bitki...) varoluş temelini oluşturur. İnsanın
alyuvarlar dışında kalan bütün hücrelerinde tıpkıbasım
kopyalar halinde bulunan bu DNA zincirinde her hücrenin doğumundan
ölümüne kadar ne yapacağını belirleyen bilgiler yazılıdır.
Dört tip kimyasal birimin (Adenin-A; Timin-T; Guanin-G, Sitozin-C
kod adlı nükleotidler) ardarda sıralanması ile oluşan bu dev
bilgi deposu, 100 milyar harften ya da 100 000 kitaptan oluşan dev
bir kütüphaneye benzetilebilir. Çok özel işlevleri olan birkaç
hücre türü dışında, insan vücudunu oluşturan milyarlarca hücrenin
her birinde bu dev kütüphanenin tıpkıbasım kopyası bulunmaktadır.
Diğer bir deyişle, insan hayatını başlatan döllenmiş
yumurtadaki bilgiler hücre her bölündüğünde kopyalanmakta ve
milyarlarca kez tekrarlanan bu kopyalama işlemi hemen hemen hiçbir
yanlış yapılmadan, gerçekleşmektedir. Kopyalamada hata oranı
yalnızca yüzmilyonda bir görülür. Bu çok güçlü kopyalama
sisteminin en önemli işlevi, genetik bilgilerin bozulmasını önlemektir.
DNA zincirindeki anahtar bilgiler yüz milyar nükleotidin arasına
öbekler halinde serpiştirilmiştir. Bilim dilinde gen diye adlandırılan
bu kimyasal bilgi öbeklerinden her insanda 100 bin kadar olduğu
tahmin edilmektedir. Doğanın bunca titizlikle koruma altına aldığı
bu bilgi öbekleri ya da genlerin her biri, hücrenin yaşamının
çeşitli evrelerinde ona gerekli olan bir başka kimyasal zincirin
hazırlanması için yazılmış yemek tariflerine benzetilebilir.
Tarifi genlerde yazılı olan yemekler, proteinlerdir. Vücudumuzdaki
100 000 genle, yani tarifle 100 000 çeşit protein, yani yemek üretilebilir.
Hücre böylece günlük hayatını düzenleyebilir; bu bazen bölünerek
yavrulama (hücre çoğalması), bazen çok özel bir işlevi yerine
getirme (örneğin süt salgılamak), bazen dinlenme olabilir. Bu
bilgilerin içinde insanı şaşırtacak derecede beklenmeyenleri de
vardır. Örneğin, hücreyi zehirleyerek öldüren (apoptosis)
yemeklerin tarifi de vardır, hücre ömrünü (yaşlanmayı)
belirleyen yemeklerin tarifi de.
Gen
Bozulmaları ve Kanser
Yaşayan
her canlı çevresiyle sürekli ilişki içindedir, yaşayan her hücre
de kendi çevresiyle. İnsan nasıl çevresiyle uyum içindeyken
ayakta kalabiliyor, uyumsuzluk anında ölüyorsa, vücudumuzdaki
her hücre de çevresiyle uyum halinde yaşamak ve zamanı gelince
kaybolmak (ölmek) zorundadır. Hücre çevresiyle ilişkisini hücre
zarı sayesinde sağlar. Hücre, bu zar aracılığıyla doğrudan
temas ya da salgıladığı kimyasal maddeler (hormonlar,
sitokinler...) yoluyla yakın komşu hücrelere ya da çok
uzaklardaki başka hücrelere mesajlar gönderir, onlardan mesajlar
alır. Hücre, birçoğu zarına yerleştirilmiş olan alıcı
(reseptör) proteinler sayesinde algıladığı mesajları değerlendirip,
kendine uygun gelen davranışı seçer. Hücrenin çevreyle olan
ilişkisi hem günlük yaşantısı açısından, hem de çevrede
ortaya çıkan değişimlere ayak uydurması bakımından çok önemlidir.
Kanser açısından en önemli hücre işlevlerinden birisi, çevreden
gelen mesajlara göre çoğalma, farklılaşma ve apoptosis (önceden
programlanmış ölüm olgularının düzenlenmesi)dir. Bu hücre işlevleri,
insanın bir bütün olarak bir hücreden bir beden oluşturabilmesi
(gelişim) ya da çevreden gelen zararlı etkenlerden (virüsler,
kimyasal toksik maddeler, güneş ışınları vb.) kendini
koruyabilmesi açısından çok önemlidir. Her hücre, insanı oluşturan
bedeni ayakta tutabilmek için gereken davranışı seçmek
durumundadır. Bazen ölen hücrelerin yerine (örneğin bağırsak
ya da derideki hücreler) yenilerini koymak gerekebilir, bazen de
fazladan hücre yapımı (örneğin virüslerle savaşmak için bağışıklık
hücrelerinin çoğaltılması) amacıyla gerekebilir. Hücre
yenilenmesi ya da vücudun gereksinmelerine göre bazı dokularda
gerekli yeni yapılanmalar (örneğin meme dokusunun genç kızlarda
gelişmesi ve menopoz sonrasında küçülmesi) için sürekli düzenlenmesi
gereken çoğalma-farklılaşma-ölüm programları, sayıları yüzün
üstünde olan değişik proteinler tarafından düzenlenmektedir.
Bu proteinleri üç gruba ayırabiliriz: Hücrenin çoğalmasını
sağlayan bir çeşit yeşil ışık görevini yapan proteinler, hücre
çoğalmasını durduran ve bir çeşit kırmızı ışık görevini
yapanlar ve hücrenin ömrünü noktalayan yaşlanma ve intihar
proteinleri.
İşte
kanser olgusunun başlangıcı bu proteinleri kodlayan genlerden
birinin bozulmasına (mutasyona uğraması) dayanmaktadır. Bazen bu
genler ana ya da babadan çocuğa bozuk olarak aktarılabilir. Her
on kanserden birine yol açtığı tahmin edilen bu tür bozulmalar
kanserin bazı kişilerde kalıtım yoluyla geçen bir hastalık
olarak ortaya çıkmasının temel nedenidir. Bazen aynı genler çevredeki
kanser yapan kimyasal maddeler tarafından mutasyona uğratılabilir.
Örneğin, yeryüzündeki kötü huylu kanserlerin hemen hemen yarısı
(solunum yolu kanserleri), sigaradaki kanser yapan maddelerin (özellikle
benzopiren) yol açtığı gen mutasyonlarına bağlıdır. Tedavisi
kolay olduğu için sayısı genellikle kaydedilmeyen, ama insanda
en sık görülen kanser türü olan deri kanseri (epidermoid tipi),
güneş ışınlarındaki morötesi (ultraviole) ışınların yol açtığı
gen mutasyonlarına bağlıdır. Çevredeki kimyasal ya da fiziksel
etkenlerden gelişen kanserlerin oranı, dokulara göre değişmesine
rağmen, yüzde ellinin üstündedir. Her on kanserden ikisi de virüslere
bağlı olarak gelişmektedir. Kanser yapan virüsler (örneğin kadınlarda
rahim kanserine yol açan papilloma virüsleri) de yukarıda sözü
edilen düzenleyici genlerin işlevlerini bozarak (genellikle hücre
proteinlerini taklit eden virüs proteinleri sentezleyerek) hücrelerin
aşırı çoğalmasına ve böylece kanser olgusuna yol açmaktadır.
Henüz oranı tam saptanamayan ve özellikle yaşlılarda görülen
kanserlerin kaynağında ise hücre yaşlanmasının, daha doğrusu
yaşlanma sırasında hücrelerde biriken toksik maddelerden dolayı
ya da kendiliğinden oluşan mutasyon birikmesinin bulunduğu tahmin
edilmektedir.
Hücre
Kaderini Belirleyen Genler ve Kanser
Kanser
konusunda çalışan bilim adamlarının son yıllarda sıkça
kullandığı İngilizce bir deyim var: cell fate. Bunun Türkçe
karşılığı hücre kaderi oluyor (Türkçesi her ne kadar
bilimsel görünmese de, cell fate deyiminin dilimizde daha iyi bir
karşılığı da yok gibi). Hücre kaderi ile anlatılmak istenen
şey, hücrenin doğumundan ölümüne kadar geçireceği dört ayrı
yaşantı biçimini belirleyen bir alınyazısının (genetik
programın) olduğudur. Her hücre, çoğalma (proliferation),
yabancılaşma/farklılaşma (differentiation), sönme/yaşlanma
(senescence) ve ölüm (apoptosis, programmed cell death) seçeneklerini
belirleyen genetik programlarla doğar. Genlere yazılmış olan bu
programların bilgisayar programlarından pek farkı yoktur. Nasıl
bilgisayarda yapmak istediğimiz işleme göre bir program seçiyorsak,
hücreler de çekirdeklerinde saklanan bu programları gerektiğinde
işleme koyabilmektedirler. Kanseri anlayabilmek için bu genetik
programların normal bir hücrede nasıl çalıştığını anlamak
gerekir.
Her
insanın yaşamı babadan gelen spermanın anadan gelen yumurtayı döllemesiyle
başlar. İki eksik (haploid) hücrenin birbirini tamamlayarak oluşturduğu
ilk normal hücrenin (diploid) yetişkin bir insan haline dönüşebilmesi
için defalarca bölünüp on trilyonluk bir hücre yığınını
oluşturması gereklidir. Bu tek hücrenin ve onun yavrularının
defalarca bölünmesi sonucu doğan hücrelerden önemli bir bölümü
yabancılaşmaya uğrayarak özel görevleri olan ve genellikle bölünme
yeteneğini yitirmiş hücrelere dönüşür. Geriye kalan kısım,
vücudumuzun değişik organlarında bölünmeye hazır bekler. Çevreyle
doğrudan ilişkide olan dokularda (deri, akciğer, mide, bağırsak...)
belki de çevrenin zararlı etkilerini en aza indirmek için sürekli
yenilenen bir hücre sistemi vardır. Buna karşılık iç
organlardaki dokuları oluşturan hücrelerin birçoğu bölünme
yeteneğini kaybetmiştir ya da bu yetenek gerektiğinde kullanılmak
üzere saklı tutulur.. Dokudan dokuya ve zamana göre ayarlanan bu
hücre çoğalma mekanizması birbirine zıt işlevler gören
genlerle ayarlanır. Çoğalmakta olan bir hücrenin yeni bir yavru
vermesi için geçirdiği evrelerin tümüne hücre döngüsü adı
verilir. Buna hücre devri de diyebiliriz, böylece her devrin
sonunda bir hücreden iki hücre oluşur ve gereksinimler oranında
yeni doğan hücreler yeni devirler yaparak çoğalmaya devam
ederler. Hücre döngüsü dört ayrı evreden oluşur. Bu dört
evrenin kolayca gözlemlenen iki evresi vardır: S (sentez)
evresinde hücre DNA'sı sentezleme yoluyla kopyalanarak iki katına
çıkarılır. M (mitoz) fazında ise ikiye katlanmış olan DNA iki
yavru hücre için kullanılmak üzere eşit bir biçimde ikiye ayrılır,
ayrılan DNA'ların çevresinde hücredeki diğer yapıların yine eşit
bir şekilde öbeklenmesi ve hücre zarının iki bölgeyi
birbirinden ayırması ile iki yeni hücre oluşur. Her biri birkaç
saat süren S ve M evreleri arasında G (İngilizce gap, ara)
evreleri vardır. M evresinden S evresine doğru ilerleyen evreye
G1, S evresinden M evresine doğru ilerleyen evreye ise G2 diyoruz.
Hücrelerin bu yolla çoğalması kısa zamanda çok miktarda hücre
oluşturmaya çok elverişlidir. Değişen çevre koşullarında
ayakta kalabilmek için gerekli olan bu hızlı çoğalma sistemi,
insan gibi gelişmiş bir organizmanın kansere karşı en zayıf
halkalarından birini oluşturur. Her ne kadar bir hücreden iki hücre
oluşturmak yirmi dört saat gibi uzunca bir süre alsa da, sürekli
çoğalan isyancı bir kanser hücresinin gözle görülmeyecek
kadar küçük bir kütle halinden bir kiloluk bir ur haline dönüşebilmesi
için birkaç hafta yeterli olabilir. Normal hücrelerle kanserli hücreler
karşılaştırıldığında bu dört evreden üçü (S, G2 ve M)
arasında pek önemli değişiklik yoktur. En büyük fark G1
evresinde gözlenir. Başlangıçta bilim adamlarının pek ilgisini
çekmeyen G1 evresi, aslında hücre kaderi açısından en önemli
evredir; çünkü hücre bu evrede bölünme ile bölünmeme arasındaki
seçimini yapar. Normal bir hücre için aslında seçim söz konusu
değildir; komşu ya da daha uzaktaki hücreler tarafından gönderilen
'çoğal' ya da 'çoğalma' mesajına/buyruğuna uymak zorundadır.
Kanserli hücrelerin en önemli özellikleri isyancı olmaları ve 'çoğalmayı
durdur' buyruğunu dinlememeleridir. G1 evresindeki hücreye sunulan
çoğalmak ya da çoğalmamak seçenekleri bir grup protein tarafından
belirlenir; hücre döngüsünün diğer evrelerinde hücre
genellikle dış dünya ile ilişkilerini kesmiş durumdadır. Buna
karşılık, G1 evresinde dışarıya açılan bir pencere vardır
ve o pencereden alınan mesajlara göre hücre çoğalma ya da çoğalmama
kararı alır. Dışardan gelen mesajlar birbirine zıt (kırmızı
ve yeşil ışık örneği) büyüme etkenleri (growth factors)
tarafından hücre penceresinde bekleyen gözetleyicilere (alıcı/reseptör)
ulaşır. Alıcılar bu bilgiyi hücre içine kimyasal bir sinyal
olarak aktarır ve bu sinyalin hücre içindeki yorumlamasına göre
ya yeniden DNA sentezine başlanır ya da hücre çoğalma döngüsünün
dışına atar kendini. Hücre zarından gönderilen sinyaller hücre
sıvısındaki bir grup protein tarafından değerlendirilir ve alınan
karar, postacı (signal transduction) görevini yapan proteinler
aracılığı ile hücrenin merkezine (çekirdeğe) ulaştırılır.
Çekirdekteki genlerde yapılan ayarlama ile uygun olan genetik
program işleme girer. Önceleri maya gibi incelenmesi basit olan hücrelerde
ortaya çıkarılan, daha sonra da insana kadar uzanan diğer canlılarda
da varlığı saptanan bir gen grubu, hücrelerin bölünme
programlarını ayarlar. Bu genler üç büyük grupta toplayabileceğimiz
proteinleri sentezler: siklinler (cyclines) grubu, sikline bağlı
kinaz enzimleri (cyclin-dependent kinases=cdk) ve bu enzimleri
susturan (inhibe eden) sikline bağlı kinaz enzimi susturucuları
(cyclin-dependent kinase inhibitors=cdki). Her hücre döngüsünü
4 aşamalı (G1, S, G2, M evreleri) bir araba yarışına
benzetebiliriz. Moleküllerin oynadığı bu araba yarışında
siklinler benzin görevi yapar, yani arabanın ilerlemesi için
gereken ve her aşamada tüketilip yenilenmesi gereken itici güçtürler.
cdki dediğimiz inhibitörler/susturucular ise arabayı yavaşlatan/durduran
faktörlerdir. cdk enzimlerini de yarışçı pilota benzetebiliriz.
Nasıl bir sürücü benzinsiz arabayı ilerletemezse, siklinsiz cdk
enzimleri de bir işe yaramazlar, etken değildirler. Hücrenin bölünme
işlevine başlayabilmesi için G1 evresinde hücre döngüsüne
(yani yarış pistine) girmesi gerekir. Her bölünmenin sonunda
yeni hücreler ya döngü içinde kalıp, bölünmeyi (yarışı) sürdürürler
ya da hücre döngüsünü (yarış pistini) yine G1 evresinde terk
ederler.
Kanserli hücreler, sürekli bölünme eğilimleri
olan hücrelerdir. Yarış pistinden çık emrini dinlemezler,
siklinlerinin etkinliği (benzinin miktarı) artmıştır, yavaşlatıcı/durdurucu
görevi yapan cdki moleküllerinin ise etkenlikleri azalmış ya da
tamamıyla ortadan kalkmıştır. Bu durumda siklin tipi proteinler
ile cdki tipi durdurucu proteinleri sentezleyen genlerdeki
bozuklukların kansere yol açtığını tahmin etmek herhalde zor
değil. Yine tahmin edileceği gibi, siklin genlerindeki bozukluklar
daha fazla (ya da daha etken) protein üretmeye yol açan
bozukluklardır. Durdurucu görevi yapan genlerdeki bozukluklar ise
daha az ya da daha az etken protein yapımını gerektirir. Hatta,
bu ikinci sınıf genlerdeki bozukluklar genellikle genkaybı (gen
delesyonu) biçiminde olur ve protein sentezi tamamıyla durur (eğer
bu tahminleri yapamamış iseniz, bu paragrafı yeniden okumanız
gerekecek).
Yukarıda
da belirtildiği gibi kanserli hücrelerdeki bozukluklar genellikle
G1 evresini düzenleyen genler üzerindedir. Bugün insan
kanserlerinde gözlemlenen gen bozukluklarının tamamına yakını
G1 evresindeki ilerlemeyi doğrudan ya da dolaylı olarak düzenleyen
genler üzerindedir, dolayısı ile kansere yol açan bozuklukları
taşıyan genleri de iki ana sınıfa ayırmak olasıdır: İlk
bulunduğu zaman kanserin tek nedeni olduğu sanıldığı için
onkogenler (kanser genleri) diye adlandırılan sınıf, hücre çoğalmasında
itici görev yapan genlerdir. Onkogenlerin aslında proto-onkogen
(onkogen olmaya aday gen) diye adlandırılan genlerin bozulması
sonucu ortaya çıktığı ise yetmişli yılların sonlarında
belirlenmiştir. Sahiplerine Nobel ödülünü getiren bu buluş
kanser konusunda bir dönüm noktası oluşturur. Böylece, ajan
provokatörler (karsinojenler) dış kaynaklı olsa bile, kanserin hücre
içi bir hastalık olduğu, yani yaşamı ayarlayan genetik
programların yanlış amaçlı olarak çalıştırılması sonucu
ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Proto-onkogenlerin tersi işlevi
yapan genlere ise tümör baskılayıcı genler (tumor supressor
genes) adını veriyoruz. Bu genler, kanserin oluşmasına set oluşturan,
asıl işlevi normal hücrenin kötü yola sapmasını engellemek
olan, bir çeşit bekçi görevi yapan genlerdir. İlk örneği
1986'da bulunan bir genler grubu ise etkinliklerini kaybettikleri
(inaktif oldukları) için kansere yol açarlar. Yani kanserli hücreler
bekçiyi (tümör baskılayıcı geni) bağlayıp, hırsızı
(onkogeni) salan hücrelerdir.
İnsan
kanserlerinde en sık bozulmaya uğrayan onkogen ras onkogenidir,
bunu myc, siklin D, ret, erb-B, bcl2, mdm2, abl gibi diğer
onkogenler izler. Bu genlerden bir kısmı hücre çoğalmasını doğrudan
düzenlemektedirler. Diğer bir kısmı ise hücreye sürekli çoğal
sinyali gönderen proteinleri sentezler. Tümör baskılayıcı
genler için p53, RB1, p16, BRCA1, BRCA2, APC, WT1, VHL örnekleri
verilebilir.
Hücre
çoğalması, her ne kadar kanserde en sık bozulan program olsa da,
son zamanlarda hücre ölümü ile kanser arasında da ilginç bir
ilişki ortaya çıkmıştır. Hücre ölümü kaza eseri olabildiği
gibi bilerek (ya da önceden tasarlanmış/programlı) ölüm biçiminde
de olabilir. Her hücrede nasıl çoğal/çoğalma ikilemini
ayarlayan bir denge varsa öl/yaşa ikilemini ayarlayan bir denge de
vardır. Birbirini dengeleyen terazi kefeleri biçiminde evrim sırasında
ortaya çıkan bu sistem sayesinde, hücre her an ölmeye hazır
durumda beklemektedir. Bugüne kadar bu işlevi yürüten on civarında
gen ortaya çıkarılmıştır. Bilim dilinde kaza ile olan ölümden
farklı olan bu ölüm programına apoptosis diyoruz. Apoptosis,
Homeros'un bir şiirinde sonbaharda yaprakların dökülüşünü
anlatan bir deyimden esinlenerek seçilmiştir. Gerçekten de
sonbaharda yaprakların dökülmesinin programlı bir hücre ölümünün
sonucu olduğu artık bilinmektedir.
Apoptosis,
oluş biçimi bakımından ikiye ayrılabilir: İntihar (cell
suicide) ya da cinayet (cell killing). Hücre intiharı, hücrenin
bizzat kendisinin verdiği bir karar sonucudur, ama genellikle çevreden
gelen sinyallerden etkilenir ve bu sinyaller genellikle intiharı
engelleyen/hücreyi ayakta tutan (cell survival) sinyallerdir. Birçok
büyüme etkeninin aslında hücreyi ayakta tutan etkenler (cell
survival factor) olduğu son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Büyük
bir olasılıkla hücrelerimiz genellikle intihara eğilimli ya da
ölmeye hazır bireyler gibi programlanmıştır. Onları ayakta
tutan şey de başka hücreler tarafından sentezlenip, hücre duvarına
konmuş umut kuşlarıdır (survival factor). Bu faktörlerin
sentezi durduğu ve hücre duvarında sayıları azaldığı zaman,
hücre intihar programını başlatır. Ölmeye hazırlanan hücre
önce büzülür, sonra da çekirdeğindeki beyin görevi yapan DNA
zincirlerini parçalar, programın tamamını yok eder. Daha sonra
parçalanmaya başlayan hücre de ya komşu hücreler tarafından ya
da bu iş için özel yetiştirilmiş hücreler (makrofajlar) tarafından
yutulup, yok edilir.
Hücre ölümleri her zaman intihar biçiminde gerçekleşmez,
bazen cinayet/bilerek öldürme biçiminde gelişir olaylar. Bunun
en çarpıcı örneği, bağışıklık sistemine ait hücre öldürücü
T-lenfositleri (cytotoxic T-cells) tarafından gerçekleştirilenidir.
Vücudumuzdaki her hücreyi devamlı gözleyen bu hücreler, aynı
bedenden (self) ve normal olan hücrelere dokunmazlar. İçinde virüs
ya da bozuk bir gen barındıran hücreler, bütün olaylar hücrenin
içinde gelişse bile, anormal durumu dışarıya bildirme yeteneğine
sahiptirler. Bunun için, virüs ya da bozuk gen tarafından
sentezlenen proteinler kullanılır. Hücre bu proteinleri keserek
elde ettiği küçük bir molekülü (oligopeptid), özel bir taşıyıcı
proteinle (MHC class I and class II antigens) hücre zarına gönderir.
Bir çeşit imdat bayrağı görevi yapan bu sistemle, yukarıda sözünü
ettiğimiz T lenfositleri işareti tanır ve birbirini tamamlayan
iki yöntemle hedef hücreyi öldürür. Birinci yöntemle, T hücresi,
üzerinde depoladığı zehirli bir proteini (granzim) hedef hücreye
enjekte eder. Hedef hücredeki proteinleri parçalama özelliğine
sahip bu zehirli protein, bir çeşit öldürücü mermi görevi
yapar. Diğer sistemde ise hedef hücre, üzerinde 'öl' emrini
bekleyen alıcı bir protein (fas) aracılığı ile ölür. T hücresinin
duvarında beliren (aktive olan) bir başka molekül (fas ligand),
alıcı proteinle temasa geçip, 'öl' emrini verir ve fas proteini
bu emri hücrenin içine gönderir. Cellat görevi yapan T hücrelerinin
bu 'ölüm öpücüğü' insanı bulaşıcı hastalıklara ve
kansere karşı koruyan en etkin yöntemdir.
Kanserli
hücrelere bazen ölümsüz/ölümsüzleşmiş (immortalized) de
dendiği olur. Bu hücreler, ayakta kalmayı yeğleyen, intiharı
sevmeyen, 'öl' emrini dinlemeyen hücrelerdir. Bu özellik de yine
genetik bozukluklara bağlıdır. Bazı kanserli hücreler ölmeyi
engelleyen proteinlerin (örneğin bcl2 proteini) sentezini artırmışlardır,
bazıları hücre zarına işaret göndermeyerek cellat görevi
yapan T hücrelerinden saklanırlar, bazıları da 'ölüm öpücüğü'ne
aldırmazlar, yaşamaya devam ederler.
Vücudumuzdaki
birçok hücrenin serbest dolaşma izni yoktur. Doğdukları yerde
yaşar ve ölürler. Kanserli hücrelerin en ölümcülleri hastalığın
ileri aşamalarında vücudun içinde dolaşmaya başlarlar. Tıp
dilinde metastaz/yayılma diye adlandırılan bu olgu kanserin
tedavisinde en önemli engellerden biridir. Aslında normal hücreler
(kan hücreleri dışında) bulundukları dokuda, komşu hücrelere
yapışık biçimde, diğer dokulardan özel bir duvarla ayrılmış
olarak yaşarlar. Gezginci kanser hücreleri, komşu hücrelerden
kopup, özel duvarı salgıladıkları enzimler aracılığı ile
delerek, dokudan kana, bazen de lenf sistemine karışırlar. Kalp
tarafından sürekli vücudun dokularına pompalanan kan sıvısı içinde
yolculuğa çıkan bu gezginci hücreler genellikle, polis görevi
yapan T hücreleri tarafından yakalanıp anında yok edilirler. Bu
'yargısız infaz'dan kurtulabilen hücreler, üreme ve saklanmalarına
uygun bir doku buldukları zaman oraya yerleşip gizlenebilir ya da
yeniden çoğalmaya başlayabilirler. Bazen yeniden çoğalmaya başlamaları
yıllar alabilir. Bunun için, kanser ameliyatı olan bir hastada yıllar
sonra değişik dokularda kanser yeniden kendini gösterebilir.
Kanser hücrelerini normal hücrelerden ayıran bu gezginci özellik
de genetik mutasyonlar sonucu ortaya çıkmaktadır.
Genlerin
Bozulma Nedenleri
Eğer
kanser bir gen bozukluğu ya da mutasyon sonucu oluşuyorsa,
genlerin bozulmasının nedenlerini anlamak kanseri anlamak açısından
çok önemli bir duruma geliyor. Genlerimiz niye bozuluyor? Yukarıda
da sözünü ettiğimiz gibi aslında insandaki gen kopyalama
sistemi kusursuzluğa çok yakın bir düzeyde çalışmaktadır. Örneğin,
şu okuduğumuz yazıyı yeniden dizen kişi büyük bir olasılıkla
birkaç kelimeyi yanlış yazacaktır.
Oysa 100 milyar harften oluşan insan DNA'sını
birkaç saat içinde kopyalayabilen sistemin yanlış yapma oranı
bir harfin altında... Buna rağmen mutasyonlar olabiliyor ve kanser
ortaya çıkabiliyorsa, demek ki bu kusursuz sistem de yanlış
yapabiliyor. Bir matbaa dizgicisi örneğine geri dönersek, yanlış
olasılığını artıran nedenleri üçe ayırabiliriz. Birinci
neden dizgicinin iyi çalışmaması olabilir: Örneğin, gözleri
iyi seçmeyen bir dizici s harfiyle ş harfini birbirine karıştırabilir.
İkinci neden ana kalıbın kusurlu olması olabilir: Örneğin, ğ
harfi aşınma sonucu g harfi gibi algılanacak duruma gelebilir.
Üçüncü nedense kopyalama sayısıdır: Kopyalama sayısı arttıkça,
yanlış yapma olasılığı da artacaktır. İşte bu üç ana
neden gen kopyalaması için de geçerlidir. DNA kopyalaması sırasında
onlarca proteinin kusursuz olarak çalışması gerekir. Bunlardan
birisinin eksik çalışması, yanlış kopyalama oranını çok yükseltir.
Aslında insanın yetişkin yaşa (yani çocuk yapma ve genetik yapısını
aktarma çağına) ulaşması için yüzbin genin tamamının doğru
çalışması gerekli değildir. Bu nedenle insanoğlu, birçok
genetik bozukluğu çağlar boyu taşıyagelmiştir.
Ülkemizde
basın ya da televizyona kanserli köyler olarak yansıyan bazı özel
durumlarda, aile içi evlenmeler nedeniyle bu çeşit mutasyonlar
geniş bir kitleyi etkileyecek bir boyut kazanmış olabilirler. Bu
durum, kapalı yaşayan topluluklarda oldukça sık gözlemlenmektedir.
Örneğin, Aşkenazi yahudilerinden her yüz kadından birisi meme
kanserine yol açan BRCA1 geni üzerinde bir mutasyon taşımaktadır.
İkinci
mutasyon nedeni, kalıp olarak kullanılan DNA da oluşabilen değişiklikler,
diğer bir deyimle DNA'nın kimyasal yaraları... İnsanoğlu
bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek her gün DNA
yaraları oluşturabilecek maddelerle içiçe yaşamaktadır. Bir
tiryakinin içine çektiği her nefes sigara dumanı, solunum yollarındaki
hücrelerin içine DNA yaraları açan birçok toksik madde bırakmaktadır.
Bunların en önemlisi olan benzopiren molekülü DNA'daki G harfini
oluşturan guanin nükleotidine bağlanıp, onu okunamaz, kopya
edilemez hale getirmektedir. Hücrelerdeki özel proteinler bu
yaraları anında düzeltmekle beraber, içilen sigara oranında
artan DNA yaralanmaları tamir sisteminin baş edemeyeceği düzeye
ulaşabilir. Bu durumda DNA tamir sistemi ne kadar kusursuz olursa
olsun, onaracak yara sayısının aşırılığı sonucu, yanlış
kopyalama (mutasyon) riski haliyle yükselecektir. Bir başka örnek
olarak güneş ışınlarını verebiliriz. Güneş gözle seçilebilen
ve ayrıştığı zaman yedi rengi oluşturan ışınların dışında
özellikle mor-ötesi (ultra-viole) dediğimiz bir ışık da
yaymaktadır. Önemli bir bölümü yeryüzüne ulaşmadan tutulan
(ama ozon delikleri nedeniyle yıldan yıla daha az tutulabilen) bu
ışınlar insanda en sık görülen kanser türüne (deri
kanserleri) yol açan etkenlerdir. Güneşli bir günde yapılacak
bir plaj turundan sonra deride çok miktarda DNA yarası oluşacaktır.
Birçoğumuzda tamamiyle onarılan ya da başka yollarla (örneğin
yaralı hücrelerin atılması) yok edilen bu yaralar da, onarım
kapasitesini aşarak gen bozulmasına yol açabilir. İşte bu
nedenle açık havada çalışanlarda ve balıkçılarda deri
kanserleri daha sık ortaya çıkmaktadır.
DNA
bozulmalarının üçüncü önemli nedeni ise zamandır. Özellikle,
sürekli yenilenen ya da çevresel nedenlerden dolayı yıkıma uğrayan
dokularda hücre çoğalması doğal bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu dokularda hayat boyu süren hücre çoğalması sırasında DNA
kopyalama yanlışlarının oluşma riski yaşa (zamana) bağlı
olarak artmaktadır. İşte, kanserin yaşlı insanlarda daha sık görülmesinin
en önemli nedenlerinden birisi sürekli hücre çoğalması sırasında
tesadüfen oluşan mutasyonlardır.
Madem ki kanser gen bozulması sonucu oluşuyor,
kanser yaptığından kuşku duyulmayan bazı virüsleri (papilloma
virüsü, hepatit B virüsü, Epstein-Barr virüsü vb.) nereye
koyacağız? Kanser karşısında bireyler ve toplumlar eşit şansa
sahip değiller. Afrika'da, Asya'da ve Güney Amerika'da yaşayanlarla
Kuzey Avrupa ve Avrupa'da yaşayanlarda gözlenen kanserler farklıdır.
Bunun en belirgin nedeni çevre ve yaşama koşullarındaki farklılıklardır.
Gelişmemiş toplumlarda bulaşıcı hastalıklar yaygındır. Çoğunlukla
virüslerin yol açtığı bu hastalıklardan bazıları kansere ön
aşama oluştururlar. Hepatit B virüsü yerkürede 300 milyon kişi
tarafından taşınmaktadır ve bu taşıyıcıların en az 250 bini
her yıl karaciğer kanserinden ölürler (Türkiye'de karaciğer
kanseri olgularının sayısı tam olarak bilinmiyor, ama tahmini
olarak 3 milyon insanımız hepatit B virüsü taşımaktadır). Her
ne kadar her hepatitli hasta kansere yakalanmasa da, Dünya'daki
karaciğer kanserine yakalananların ezici bir çoğunluğu Hepatit
B ve hepatit C virüsleri ile aflatoksin denen ve küf mantarları
tarafından sentezlenen kanser yapıcı kimyasallar nedeniyle bu
hastalığa yakalanırlar. Kadınlarda görülen rahim kanserlerinin
yüzde seksen beşi papilloma virüslerinin 16 ve 18 numaralı
tiplerine bağlı olarak gelişir. Bu virüsler rahim duvarını oluşturan
hücrelere yerleşerek onların sürekli çoğalmasını sağlayan
proteinler sentezlemeye başlarlar. Bunlardan E6 ve E7 kodlarıyla
tanınan ikisi, hücrelerin çoğalmasını engelleyen RB1 ve p53
genlerinin sentezlediği proteinleri bağlayıp onları çalışmaz
hale getirerek, böylece çoğalmanın önündeki engelleri kaldırabilmektedirler.
Bir başka örnek, Burkitt lenfoması ve nazofarenks kanserine yol açan
Epstein-Barr virüsüdür. Bu virüs bağışıklık sisteminin B hücrelerine
yerleşerek onların ölmesini engelleyen proteinler sentezlemeye başlar.
Ayrıca, hücre ölümünü engelleyen bcl-2 proteinin sentezini artırır.
Son iki örnekteki virüsler doğrudan insan DNA'sını bozmamakla
birlikte, çoğalma/çoğalmama ve ölme/yaşama dengelerini
ayarlayan proteinlere benzer sahte virüs proteinleri sentezleyerek
hücreye yanlış sinyaller göndererek, kansere yol açarlar. Her
biri virüslerle ilişkili olan karaciğer, rahim ve nazofarenks
kanseriyle Burkitt lenfoması, az gelişmiş ülkelerde görülen
kanser olgularının çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
'Kanser
Burcu'nda Doğanlar
Paul
Broca, bundan yüzelli yıl kadar önce yaşamış bir Fransız
cerrahtır. Karısının ailesinde çok fazla miktarda kansere
yakalananların olduğunu fark edip, bir aile ağacı çizmiştir.
Kalıtsal kaynaklı kanserlerin ilk bilimsel belgesi olarak tanınan
bu aile ağacını bugün incelediğimiz zaman, aile üyesi kadınların
hemen hemen yüzde ellisinde meme kanseri geliştiğini gözlemliyoruz.
Bu tip ailesel meme kanserleri genç yaşta (45 yaşından önce)
ortaya çıkan, bazen her iki memede birden görülebilen bir kanser
türüdür. Büyük bir olasılıkla Broca'nın karısının
ailesini etkileyen bu ailesel meme kanseri olgusu, geçtiğimiz yıllarda
ortaya çıkarılan BRCA1 (breast cancer 1) ya da BRCA2 (breast
cancer 2) genindeki kalıtsal bir bozulmaya bağlıydı. Bugün artık
her 100 kanserden 5 ya da 10 kadarının irs" (ya da kalıtsal
yolla geçen) hastalıklar olduğunu biliyoruz. Ancak, ailesel
kanserleri diğer kalıtsal hastalıklardan farklı kılan bir
konuyu belirtelim. Kalıtsal yolla geçen bir gen bozukluğu kişileri
kansere daha yatkın hale getiriyor, hasta olma riskini artırıyor.
Diğer bir deyişle, bozuk geni taşıyanların tamamı mutlaka
kansere yakalanmak zorunda değil. Ama yüzde 85-90 oranında kanser
olma riskleri var. Bugün on kadar farklı genin, değişik
kanserlerin kalıtım yoluyla kuşaktan kuşağa geçmesinde rol
oynadığını biliyoruz. Bunların içinde 4 tanesinin (BRCA1,
BRCA2 MSH2, MLH1 genleri) batı toplumlarında oldukça sık bir
oranda bozuk olduğunu tahmin ediyoruz. Yine tahminlere göre, batı
toplumlarında her üç yüz kişiden ikisinde yukardaki genlerden
birisi bozuktur. Türkiye'deki rakamlar bilinmemekle birlikte aynı
oranın bizim toplumumuz için de geçerli olduğunu varsayabiliriz.
Bu aslında oldukça yüksek bir rakam. Örneğin, Türkiye'nin şu
andaki nüfusunu 60 milyon olarak kabul edersek, aşağı yukarı
yarım milyon kişide bu genlerden birinin bozuk olduğu
hesaplanabilir. Buna göre, en iyimser rakamlarla bile, Türkiye'de
300 bin kadar insan hayatlarının her hangi bir döneminde kalıtsal
bir nedenden dolayı meme ya da bağırsak kanserinde yakalanacaklar
demektir. Bu kanserlerin çoğu evlenme çağından sonra ortaya çıkacağı
için, bu kişiler yapacakları her iki çocuktan birine bozuk
genlerini aktaracaklardır. Bu kişilerin hastalık ortaya çıkmadan
belirlenmesi, kanserin erken tanısı açısından büyük bir önem
arz ediyor. Bunun için kan üzerinde DNA testi yapılması
gerekiyor. Bugün artık bu tip testler ülkemizde de yapılabilmektedir.
Örneğin, Bilkent Üniversitesi'nin Moleküler Biyoloji ve Genetik
Bölümü'nde Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı'nın katkılarıyla
gerçekleştirilen bir proje sayesinde kalıtsal meme ve bağırsak
kanserine yol açan genetik mutasyonları belirleyen DNA testleri
geliştirilmektedir.
Kanserle
Savaşımda Yeni Ufuklar
Yakın
dostlarım bana yıllarca hep aynı soruyu sorarlar: Kansere çare
bulundu mu? Bu soruyu 'evet' diye yanıtlamak zor. Çünkü yukarıda
da belirtildiği gibi, kanser birçok nedenden kaynaklanabilir ve
kansere yol açan genetik bozukluklar birçok gen üzerinde oluşabilir.
Kısacası kanser bir hastalık değil, bir hastalıklar grubudur.
Dolayısıyla kansere çare değil çareler bulmak gerekmektedir.
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde kanseri anlamak konusunda varılan
yer ve bilgi birikiminin son on yılda kazandığı ivme göz önünde
bulundurulursa, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kanserden
korunma ve kanserden kurtulma konularında büyük aşamaların
olacağını beklemek hiç de hayalci bir bekleyiş değildir. Bu aşama
öncelikle genç yaşta (60 yaşın altında) ortaya çıkan
kanserlerin önlenmesi ve yaşa bağlı olmaksızın kanserin
tedavisi konularında olacak. Bilimin yeni bulgularının kanserle
savaşta kullanımı kanseri engellemek, erken tanı koymak ve daha
etkin tedavi yapabilmek açılarından ele alınabilir.
Rüyadan
Gerçeğe Doğru
İnsanlığın
tarihi, bulaşıcı hastalıkların yol açtığı salgın ve toplu
ölümlerle içiçe geçmiştir; ta yirminci yüzyılın başına
kadar. Yüzbin yıllık bir zaman diliminin 100 yıllık bir
evresinde (yani içinde yaşadığımız yüzyılda), bulaşıcı
hastalıklardan hijyen ve aşı yoluyla korunma, aynı hastalıkların
antibiyotikler yoluyla tedavisi sayesinde, insanoğlu için salgın
hastalıklar devri tamamıyla aşılmış sayılabilir. Aynı ya da
benzer yöntemler kullanarak kanserden korunma da insanoğlunun başarmaya
en yakın olduğu konulardan biridir. Sadece sigaranın dünyadaki
her beş kanser olgusundan ikisine yol açtığı göz önüne alınırsa,
sigara içmemek gibi basit bir yöntemle kanserle savaşta önemli
bir adım atılmış olur. Dünya'daki kanserlerden en az yüzde on
beşine yol açtığı bilinen virüslerle aşılama ve hijyen
yoluyla yapılacak bir savaş da, kanserde korunma konusunda basit
ve önemli bir adım olacaktır. Yukarıda da belirttiğim gibi her
yıl yarım milyona yakın karaciğer kanserine yol açan Hepatit B
virüsünü taşıyan 300 milyon insanın virüsten arındırılması
ne yazık ki henüz olası görünmüyor. Ancak, bu insan grubunun
taşıdıkları virüsü yeni bireylere bulaştırmasını
engellemek artık mümkün. Hepatit B virüsüne karşı geliştirilen
aşıların koruyucu etkisi olduğu artık kanıtlanmıştır ve bu
virüsün yaygın olduğu ülkelerde toplu aşı kampanyaları başlamıştır.
Bu aşılamaların ilk etkisi Hepatit B taşıyıcı 'havuzunu' küçültmek
olacaktır. Aynı aşının dolaylı olarak karaciğer kanseri sayılarını
azaltması için 15-20 yıl beklemek gerekebilir. Ancak, uzun vadede
bu tip aşılama yöntemleri ile önemli bir kanser türü çok az
bir düzeye indirilecektir. Hepatit C, papilloma, Epstein-Barr ve
HIV virüslerine karşı henüz etkin aşılar yoktur, ama yakın
bir zamanda bu virüslere karşı etkin yöntemlerin bulunacağı
hemen hemen kesin görünmektedir. Bilim adamlarının kanser
konusundaki en önemli araştırma alanlarından birisi, doğrudan
kanserli hücreleri hedefleyen aşıların geliştirilmesidir. Uzun
yıllar bu konuda çalışanlara kuşku ile bakılmıştı. Ama, şu
anda yerkürede yüzlerce laboratuvar ve ilaç firması bu konuda
ciddi ve çok masraflı çalışmalar yapmaktadır.
Rekombinant
DNA ve biyoteknoloji konularındaki son yıllarda erişilen bilgi ve
teknoloji birikimiyle, kanser aşılarının çok kısa bir zamanda
hayata geçirilmesi söz konusudur.
Kanserin
Erken Tanısı
Kanserden
kurtulmanın en önemli koşullarından biri erken tanıdır. Çünkü
kanser tedavisi konusunda en önemli sorunlardan birisi sıçrama
yapmış kanserlerin tedavisidir. Kanserin sıçrama yapmadan tanısının
yapılması sayesinde geleneksel cerrahi yöntemleri ile birçok
kanserin tedavisi mümkün olacaktır. Kanserli hücrelerin ürettikleri
anormal proteinlerin kanda ya da doku düzeyinde aranmasına dayanan
erken tanı yöntemleriyle ve biyomedikal görüntüleme
teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kanserin erken tanısı
gittikçe daha kolay hale gelecektir. Bu arada, ailesel kanserlerin
önceden tanısı, yani kansere yatkın olanların belirlenmesi de
kanserden korunma konusunda önemli yararlar sağlayacaktır. Şu
anda kalıtsal kanserlere yol açan birçok genetik bozukluk
bilinmektedir. Bu bozuklukları kesin ve hızlı bir biçimde
belirleyebilecek ucuz yöntem ve teknolojilerin geliştirilmesi için
birkaç yıllık süreye gerek vardır. Böylece, kansere yatkın kişilerin
belirlenmesi sağlanacak ve bu kişilerin sıkı bir tıbbi kontrol
altına alınması sayesinde de, kalıtsal kanserlerin erken tanısı
ve etkin tedavisi mümkün olacaktır.
Kanseri
Kendi Silahıyla Vurmak
Diyelim
ki bütün önlemlere rağmen kanser bir hastalık olarak kendini gösterdi.
Bu aşamada kanser tedavisi için yeni umutlar, yeni ufuklar var mı?..
Yanıt 'Evet'. Kanserin moleküler düzeyde ne olduğunun anlaşılması,
kanserli hücrelerin nasıl hayatta kalabildiklerinin de anlaşılmasını
sağlamıştır. Kanserli bir hücreyi normal hücreden ayıran en
önemli özellik, aşırı çoğalma özelliğidir. Hücredeki
enerjiyi çoğalma kanallarına doğru akıtabilen ve bunun için
normal hücre programlarını değiştiren kanserli hücreyi
durdurmanın tek çaresi, çoğalma kanallarının tıkanması ve değiştirilen
programların düzeltilmesidir. Bu amaçla kanserli hücreleri kendi
silahları ile vurmak, onlar için gerekli programları dışardan müdahale
ile değiştirmek mümkün görünmektedir. Örneğin, hücre çoğalmasını
engelleyen protein, peptid, DNA, RNA gibi maddeleri kanserli hücre
içine aktarmak, hiç değilse deney tüplerinde yürüyen bir yöntemdir.
Sıra,
bu işlemlerin insan vücudunda gerçekleştirilmesine gelmiştir.
Bunun için bilimin elinde çok sayıda silah vardır. Sayıları yüzü
bulan ve hücre çoğalmasını artıran onkogenlerin kodladığı
proteinlere karşı sistemler geliştirilmektedir. Örneğin, bu çeşit
proteinlere benzeyen yalancı protein ya da peptidlerle kanserli hücreyi
beslemek, böylece onkogen ürünlerini çalışamaz hale getirmek mümkündür.
Bunun için, DNA, RNA, protein, peptid vb. maddeler kullanılabilir.
Diğer bir yöntem, sayıları yirmiyi bulan tümör baskılayıcı
genlerin kanserli hücrelerde sabote edilmiş olan işlevlerini
tekrar çalışır hale getirmektir. Böylece, kanserli hücrelerin
programları normal hücre programları haline dönüştürülebilir.
Bu amaçla da DNA, RNA, protein, peptid vb. maddeler kullanılabilir.
Kanserli hücrelere ulaşmak bu yöntemlerin insanda uygulanmasını
engelleyen önemli bir sorun... Bu engeli aşmak için, 'bombalı
paket' sisteminin kullanılması söz konusudur. Amaç, kanserli hücreyi
bulup-tanıyacak bir biyolojik taşıyıcı (mini roket) içine
kanserli hücrelerde toksik etkisi olan maddelerin kan damarlarıyla
yerine gönderilmesidir... Yaratıcı insan beyninin son on-onbeş yıl
içinde geliştirdiği ve yukarıda sözünü ettiğimiz bu yeni
tedavi yöntemleri henüz hasta tedavisinde kullanılmamaktadır.
Ancak, ABD, Fransa, Japonya gibi ülkelerde sınırlı sayıda
hastada denemeler birkaç yıl önce başlamıştır.
Bu
denemelerden hangilerinin hangi ölçüde başarılı olacağını
şu aşamada bilemeyiz. Ancak, moleküler biyoloji ve genetik
bilimlerinde gittikçe artan hızdaki verimliliğin önümüzdeki on
yılda neler getirebileceğini de tahmin edemeyiz. İkibin yılında
tamamlanması beklenen insan genomu projesinin sözü edilen
verimliliği daha da artıracağı kesin. İnsanı oluşturan 100
000 gen arasından belki de birkaç bini kanser tedavisinde kullanılabilecek
yeni bilgileri taşımaktadır. Bugün yüz kadar genden yola çıkarak
varılan nokta göz önüne alındığı zaman, kanserle savaşımda
geleceğe umutla bakmamızı ne engelleyebilir?
Mehmet Öztürk
Prof.Dr., Bilkent Üniversitesi
Moleküler Biyoloji Bölümü
|