|
|
|
|
|
İhtiyarlığı önleyip “ölümü- öldürmek” mümkün değildir, ancak yaşlanmayı geciktirip ölüme geçici bir hayat rengi vermek genetik bilimdeki gelişmeler ışığında mümkün gibi görünmektedir. Kriyobiyoloji, yani
canlıları bir müddet dondurduktan sonra hayata döndürme bilimi, bunun
için uğraşmaktadır. Eskiden beri soğukta kalan cesetlerin çabuk
bozulmadığını gören insanlarda ,ölümden hemen sonra kişinin vücudunu
dondurmak, gelecekte bunu eriterek canlandırmak ve yaşayabilecek bir
hale getirmek fikri oluşmuştu. Eğer bunları yapmayı başarabilirlerse sıra vücudu DMSO veya gliserol ihtivâ edip damara nüfuz edebilen bir solüsyonla bir saat kadar ovmaya gelmiştir. Bu iki kimyevî madde, hücrelerde buz kristallerinin oluşmasını engeller. Buz kristalleri hücre zarlarını parçalayarak dokuları tahrip ederler. Bu işlemlerden sonra vücut dondurulmak için hazırdır. Ceset battaniye ve kuru buzla sarılabilir. Kuru buz, donmuş karbondioksitten başka birşey değildir, ancak bu madde vücudu -65°C dereceye kadar soğutacaktır. Bu süreçteki son safha vücudu, sıvı azotla dolu tabut şeklindeki bir kapsüle dikkatle yerleştirmektir (Zira dikkat edilmez de vücut düşürülecek olursa kırılabilir). Sıvı azot vücutu -160°C dereceye kadar soğutacaktır. Bu işlemler için yaklaşık 24.000 dolar gerekmekte,yetkililerin koruma işini aksatmayacağı, sıvı azotun her dört ayda bir yenileneceği farzedilse bile sosyal ve yasal problemler bitmemektedir. Bu tür problemlerin bir kısmını çözmenin yolu, öldükten sonra değil de, hayattayken vücudu dondurmaktır. Ancak yaşayan bir kişiyi dondurmanın da bazı handikapları mevcuttur. Çeşitli kazalar ile tesbit edebildiğimiz sonuçlar bulunmaktadır. Chicago'lu bir kadın 1951 yılında, kaldırımda sarhoş bir halde bulundu. Bütün gece orada kalmıştı. O gece sıcaklık -11°C'ye kadar düşmüştü. Bulunduğunda solunumu neredeyse farkedilmeyecek durumda, nabzı da olması gerekenden 3 kat daha azdı. Ancak kadın normal hayata döndü. Birçok kriyoniks derneğinin üyelerinin inandıkları gibi onlar da şu anda tedâvi edilemeyen hastaların bu yolla muhafaza edilerek gelecekte tedâvi edilebileceklerine inanmaktadırlar. Tek fark insanların öldükten sonra değil, ölmeden önce dondurulmalarıdır. Vücudu dondurmak ise (bilhassa mutlak sıfıra yakınbir derece olan -237°C'de) vücuttaki moleküllerin hareketlerine son vermektedir. Dondurma, vücudu bozulmaktan muhafaza eder (Buzdolabına ve buzluğa konulan etlerin bir ay sonraki hali arasındaki fark bunu gösterir). Gerçi bozulma tamamen ortadan kaldırılmış değildir, ancak o kadar az miktardadır ki, yok denilebilir. Şu ana kadar yapılan şey, vücudun belirli organlarını dondurmak olmuştur. Ancak ortaya çıkan problemler bütün vücudun dondurulması halinde görülebilecek olanlarla benzerlik göstermektedir. 1918'de İngiltere'deki Tıp Araştırmaları Millî Enstitüsü'nden Audrey Smith ve meslektaşları, canlı kurbağa veya horoz spermlerine gliserol ilave edilip -43°C derece kadar soğutulduğunda ve tekrar eritildiğinde hayatta kaldıklarını gördüler. Smith'in keşfinden sonra alyuvarlardan spermlere kadar hemen hemen her türlü insan hücresi başarılı bir şekilde dondurulup eritildi. Ayrıca aynı teknik canlı dokular üzerinde de uygulandı. Deri, gözün kornea tabakası ve bazı salgı bezleri haftalar boyunca dondurularak tekrar eski durumlarına getirildiler. Ancak teknik, bütün bir organa uygulanınca işler değişti. Son yıllarda çoğu kriyobiyolog, anestezi edilmiş hayvanlardan alınan böbrek ve karaciğer gibi canlı organları dondurup eriterek eski haline döndürmek için çalışmaktadır. Ancak pek başarılı oldukları söylenemez. Canlılığını yitirmeyen organlar, mükemmel şartlarda ancak birkaç dakika dondurulanlardır. Bir saatten daha uzun bir süre dondurulan organlar ise hayâtîyetlerini yitirmişlerdir. Organların muhafazasında hücrelere oranla çıkan problemlerin temelinde: Organların, hücre veya dokulardan çok daha kompleks olması yer almaktadır. Vücudun hücreleri veya çoğu dokusu, donmuş bir halde muhafaza edilebilir, zira bu hücrelerin büyük bir kısmı çevreyle doğrudan irtibat halindedir. Bu yüzden bir bütün halinde dondurulup eritilebilirler. Organların ise ancak bir kısım hücreleri çevreyle aracısız temas halindedir. Bu sebeple bir tarafları diğer taraflardan daha hızlı donar. Eşit olmayan bu donma yüzünden bütün organ tahrip olur. Organın hücre ve dokulara göre boyutlarının büyük olması, gliserol ve DMSO gibi koruyucu kimyevî maddelerin donma gerçekleşmeden önce bütün hücrelere erişmesini engeller. Aynı şekilde erime anında organdan bu maddelerin arındırılması da güçleşir. Eğer bu kimyevî maddeler bütün hücrelere ulaşamaz veya süreç sonunda organdan uzaklaştırılamazsa organ ölür. Ayrıca bu tür maddelerle organı muhafaza etmeye çalışmak da risklidir. Miktarlarındaki artış hücreler için zehirleyici tesir yapabilir. Bu yüzden karaciğer ve böbrek gibi organların muhafazasında kullanılan maddelerin miktarına çok dikkat edilir. Öte yandan dokular tek tip hücreden teşekkül etmiştir ve bu hücrelerin hepsi aynı anda donar. Organlar ise muhtelif hücrelerden oluşmuştur. Her bir farklı tip hücre, farklı bir sıcaklıkta donar. Bu yüzden kriyobiyologlar gerek dondurma gerekse eritme süreçlerinde geçen sürelere çok dikkat etmek zorundadırlar. En son problem ise en güç olanıdır. Dokular ve hücreler donduklarında bilim adamları, hücre zarlarının dışında bir miktar buzun teşekkül edeceği beklentisi içine girerler. Gerçekten de bu buzlar görülür ve kimse onlara o kadar fazla ehemmiyet vermez. Ancak bu buzlar bir organın içinde ortaya çıkarsa ciddî bir durum söz konusudur. Organlar son derece düzenli yapılardır. Tek tek hücrelerden meydana gelmiş olmasına rağmen bu hücreler bir araya gelerek kompleks yapılar oluştururlar, bu yapılar da başka hücrelerle irtibat halindedir. Buz bu yapıları bozarak organı tahrip eder. İşte bütün bu problemler yüzünden ölülerin dondurulması çalışmalarından şimdilik pek başarı beklenmemektedir. Hastahanelerde donmuş organlara duyulan ihtiyacın ne kadar çok olduğu bilinir. Eğer muhafaza işlemlerinde zaman sınırı olmasaydı, organ transplantasyonları çok daha başarılı olacaktı. Doktorlar da organ vericisinden alıcıya koşuşturmaktan kurtulup, plân yapmak için daha fazla zaman bulacaklardı. Kriyobiyoloji teknolojisi iki yeni teknoloji ile de irtibat halindedir. Bunlar in vitro (metabolizma dışında yapılan) döllenme ile embriyo transferidir. İn vitro döllenme (veya tüp bebek ) sperm ve yumurtanın rahim dışında, genelllikle cam bir kapta bir araya gelmesini mümkün kılar. Daha sonra zigot rahime yerleştirilir. Embriyo transferinde ise embriyo, bir uterustan diğerine aktarılır. Bu iki işlem sayesinde kısır insanların çocukları olabilir. Kriyobiyoloji, bir kadının yumurta hücrelerinin belli bir müddet dondurularak saklanabileceği fikrini de doğurmuştur. Yani ilk kez, bir kadının yumurtalarından bir kısmını dondurup bunları gelecekte kendisine yerleştirmek mümkün gözükmektedir. Öte yandan ikiz doğurmak isteyen, ama ikisini de aynı anda doğurmak istemeyen bir kadının yumurtalarından biri alınıp dondurulabilir. Birinci ikiz doğduktan sonra ikincisine ait yumurta eritilerek annenin uterusuna yerleştirilebilir. Organ nakliyle insanların hayatlarını uzatmak fikri uzun zamandan beri gündemdedir. 3 Aralık 1967'de, Güney Afrika'da, Dr. Christian Neethling Barnard, 25 yaşındaki bir kadının kalbini, 54 yaşındaki bir kadına başarıyla naklettiğinden beri organ transplantasyonları neredeyse sıradan operasyonlar hâline gelmiştir. 20-30 yıl içinde hemen hemen bütün organlar nakledilmeye başlanmıştır. Bu transplantasyonlarda organlar genellikle genç vericilerden alınarak daha yaşlı olanlara nakledilirler. Bu organların daha genç olmasının, ameliyat edilen hastanın hayatını olumlu yönde etkileyeceği açıktır. 1980'li yıllarda
Mexico'daki doktorlar, iki Parkinson hastasını, kendi adrenalin
guddelerinden aldıkları doku parçalarını beyinlerine naklederek
tedavi etmeyi başardılar. Adrenal guddelerinin iç kısmında yer alan
adrenal medulla dokusu, bu hastaların beyinlerinde bulunmayan kimyevî
bir madde olan 'dopamin' üretir. Bu madde, adrenalin ve norepinefrine
ilaveten ihtiyaç duyulan bir transmitterdir. Bu nakiller, 1982'de İsveç'te
yapılan bir adrenal transplantasyonunu takiben yapılmıştır. Kriyobiyoloji ve
embriyo transferi bir insanın kendi zigotuna ait birkaç hücreyi alıp
dondurarak saklamasını mümkün kılmaktadır. Bu insanın yaşlandığında
bu hücrelerden birini eriterek bir vekil annede büyütmesi, sonra da
hasar görmüş beyin hücrelerinin yerine bu embriyonun taze beyin hücrelerini
aktarması muhtemeldir.
Bu yazı http://afyuksel.com adresinden alınmıştır.
|
||
|
geri anasayfa |