|
"Beni çıldırtıyor. Hiç
laftan anlamıyor.", "Niçin bu evde kimse bana yardım
etmiyor?", "Kaç kere ayakkabılarını çıkarmadan içeri
girme dedim sana?", "Eşim çalışmamı istemediği için
işten ayrılmak zorunda kaldım, ondan nefret ediyorum.",
"Bu kadınlara hiç yaranamazsın zaten, ne yapsam ona
yetmiyor.", "Kesin şu gürültüyü de maçı
seyredeyim.", "Bıktım senin dırdırından.",
"İstediğim gibi giyinip gidemiyorum, bu okuldan hoşlanmıyorum.",
"Çok çalışıp, bütün sorulara cevap verdiğim halde yine
zayıf aldım, hep bu öğretmenin yüzünden." "Neden hep
onun istediği yere gidiyoruz, gitmeyeceğim artık.", "İstediğim
kadroyu bana vermediler, onlara göstereceğim." Bu cümlelerin
kimisi kadınların, kimisi erkeklerin kimisi de çocukların ağzından
çıkmış, ama her birinin ortak bir yanı var: Öfke...
ÖFKENİN
diğer duygulardan pek farkı yok; ancak bu duygu pek çok kişiye
korkutucu geliyor. Çünkü, bu duygunun çevreye ve ait olduğu
bireyin kendisine yansımaları oldukça olumsuz. Olumsuz bir
duygunun kabul edilmesi de pek kolay olmuyor. Böylece de insanoğlu
"öfkesini", "öfkelileri" ve "öfkeyi"
bir türlü anlayamıyor, hatta inkâr bile edebiliyor. Öfke de tıpkı
üzüntü ve mutluluk gibi bir duygu. Bu yüzden inkâr edilmeyi ya
da kabul edilmemeyi hak etmiyor. Olumlu ya da olumsuz her duygu gibi
öfkenin de bir ömrü var; bu ömür tamamlandığında kayboluyor.
Ancak öfkenin, bu tatsız süreyi kısaltmak ve onu daha iyi
anlamak açısından "tüketilmesi" gerekiyor.
Duygular
doğaldır ve varlıkları, davranışların gözlenmesiyle ya da sözel
ifadelerin verdiği mesajlarla anlaşılabilir. Duygular hakkındaki
yanlış yorumlar onların sorgulanmasına yol açabilir. Oysa,
duyguların sorgulanması, insanın doğal olan diğer özelliklerinin
sorgulanmasıyla eşdeğerdir. "Neden karnın acıkıyor?",
"Neden üzülüyorsun?", "Neden boyun uzun?",
"Neden bu kadar kızıyorsun?", "Neden
seviniyorsun?", "Neden düşünüyorsun?". Duygular,
insanın kendisini iyi ya da kötü hissetmesine yol açarlar, ancak
bir insanı iyi ya da kötü diye değerlendirmeye yetmezler. Olumlu
duyguların hissedilebilmesi için insanın öncelikle yemek, barınmak
ve korunmak gibi temel gereksinimlerinin karşılanmış olması
gerekir. Temel gereksinimleri karşılanamayan insanlarda olumsuz
duygular hızla harekete geçer. Bu yüzden aile ve toplum içinde
olumsuz duygulara kulak vermek gerekir. Öfke de olumsuz duygulardan
biridir. Öfkenin duygusal yönünün yanında, fizyolojik ve bilişsel
bileşenleri de vardır. Bir başka deyişle öfke, düşünce ve
davranışlarla da ilgilidir. Böyle bir duygu vücudun kendini
olumsuz durumlardan korumaya yönelik bir tepkisi olabilir. Vücut
stres altında kaldığında, böbreküstü bezlerinden adrenalin adı
verilen bir hormon salgılayarak alarm durumuna geçer. Kandaki
miktarı böylece artan adrenalin kan basıncının yükselmesi,
kalp atışlarının hızlanması gibi fizyolojik değişikliklere
yol açar. Sonuç olarak da vücut kendini tehdit eden uyarana karşı
koruma gücünü bulur. Kaçar, kovalar, saklanır, bağırır, dövüşür.
Öfkelendiğimizde yüzümüz kızarır, bağırırız, sert davranışlarda
bulunabiliriz. Tüm bunlar aslında fizyolojik kökenleri olan
davranışlardır ve bu davranışları kendimizi olumsuz duyguların
yükünden kurtarmak için gerçekleştiririz. Bu görüşten
hareketle öfkenin, düşünce düzeyinde reddedilse bile beden
diliyle inkâr edilemeyen bir duygu olduğu ileri sürülebilir.
Öfke,
özenle dikkate alınması gereken bir "işaretçi"dir.
Neye işaret ettiğine gelince; öfkelenen kimsenin hakkı yeniyor,
gereksinimleri ve istekleri karşılanmıyor, yaşamına ilişkin
bir soruna gereken önemi kendisi vermiyor, içinde bulunduğu bir
ilişki uğruna değer ve inançlarından ödün veriyor ya da gelişme
ve yeteneklerini ortaya koyma şansı elinden alınıyor olabilir.
Özetlemek gerekirse, öfke iki temel nedenle ortaya çıkabilir. Bu
nedenlerden birincisi bireyin kendisinden, ikincisi ise karşısındaki
birey(ler)in onda oluşturduğu duygulardan kaynaklanabilir. Öfke,
ister bireyin kendisiyle ilgili ister karşısındakiyle ilgili bir
nedenden kaynaklansın, özenle üzerinde durulup çözümlenmesi
gereken bir duygudur. Dr. Thomas Gordon öfke olgusunu bir buzdağına
benzetir. Buzdağının suyun üzerinde kalan kısmı öfkedir, oysa
suyun altında kalan kısmı çok daha geniştir, yani öfkenin
ortaya çıkmasına yol açan pek çok duygu burada gizlidir. Suyun
altında kalan bu duygulara temel duygular adı verilir. Temel
duygular birikip, sertleşip, katılaşınca, buzdağının
tepesindeki öfkeyi oluşturur. Sözü geçen temel duygular ise kıskançlık,
üzüntü, merak, yalnızlık, itilmişlik, kaygı, hayâl kırıklığı,
haksızlık, anlaşılamamak ve sıkıntı gibi duygulardır. İnsanların
çoğu, öfkeyi buzdağının tepesinde yaşar ve bir türlü çözümlenmemiş
bu duygulara sıkı sıkı tutunur. Oysa, öfkenin kaynaklarını
ortadan kaldırmayı başarmak için buzdağının altındaki temel
duyguların anlaşılabilmesi gerekir. Gereksinimlerin hiçbir zaman
ve hiçbir koşulda karşılanamadığı durumlarda öfkeyi yaşamak
kaçınılmazdır. "Ben hiç öfkelenmem", "Çok
nadir kızarım, ama bomba gibi patlarım", "Çok çabuk
sinirleniyorum ve buna engel olamıyorum.". Bunlar, günlük yaşamda
bireylerin kendi öfkeleriyle ilgili yorumlarından bazıları. Bu
yorumlar, gerçekte öfkemizi ve nedenlerini pek de tanımadığımızı
gösteriyor. Oysa öfke, kaynaklarını ortadan kaldırmak uğruna,
sonuna kadar yaşanıp bitirilmesi gereken bir duygu. Ama bu nasıl
yapılır? Yani öfke nasıl yaşanmalıdır? En önemli soru da bu.
Duyguların
Maskeli Balosunda
Öfke,
karşılanamamış gereksinimlerin işaretçisidir demiştik. İşaretçi
olarak öfkenin verdiği mesaj "İstediğimi elde
edemiyorum." olabilir. Biz insanlar bu mesajı verirken farklı
davranışlara başvururuz. Seçilen bu davranışlar yoluyla da
elde edemediğimiz bu amaçlarımıza ulaşmaya çalışırız. Kırılan
gurur, gerçekte yersiz olan beklentiler ve zihinde yaratılan düşmanca
fantaziler öfkeye yol açabilir. Zaman zaman kendi kusurlarımızı
örterek, başkalarını suçlarken öfkeyi kullanırız. Diğer
duygularımızı gizlemek ya da yok etmek için de öfkeden yararlanırız.
Öfkeyi yaratan duyguları, öfkeyi gösteren davranışlardan ayırt
etmek gerekir. Bazı durumlarda öfke yarar sağlayabilir. Saldırgan
nitelik taşımayan davranışlara da yöneltebilir. Öfkenin yarar
getirmediği tepkiler ise genellikle saldırgan eylem niteliği taşır.
Burada amaç, öfke duyulan kişiye zarar vermektir. Saldırgan
nitelik taşıyan eylemler tehdit etmek, hakaret etmek ve iğnelemek
gibi sözel ya da dayak gibi fiziksel biçimlerde olabilir. Öfke,
aynı duygunun süreğenleşmiş (kronikleşmiş) hali olan "düşmanlık"tan
farklıdır. Öfke, geçici bir tepkidir ve her insanda oluşabilir.
Düşmanlık ise kalıcı bir nitelik taşır. Bu noktada, birbirini
düşman sayan ulusların ya da fanatik düşünce gruplarının çocuk
ve gençleri eğitirken öfkeyi nasıl süreğenleştirdikleri ve
pekiştirdikleri de üzerinde düşünmeye değer bir konu.
Madlow
1972 yılında öfke belirtilerini şöyle sınıflandırmış:
·
Doğrudan davranışsal işaretler,
·
Doğrudan sözel ya da bilişsel işaretler,
·
Üstü kapalı davranışsal işaretler,
·
Üstü kapalı sözel işaretler,
·
Dolaylı davranışsal işaretler,
·
Dolaylı sözel işaretler.
Örneğin,
doğrudan davranışsal öfke işaretleri, fiziksel ve sözel saldırı,
aşırı eleştiricilik, kusur buluculuk, önyargılılık, hırsızlık,
sorun çıkarma, isyankâr davranışlarla kendini gösterebilir. Doğrudan
sözel ya da bilişsel işaretler, kin ve nefret belirten, aşağılayan,
kuşkucu ve suçlayıcı sözler biçiminde gözlenebilir. Üstü
kapalı davranışsal ve sözel işaretler, güvensiz, kıskanç,
tartışmacı, alaycı ve yargılayıcı davranışlar biçiminde
olabilir. Dolaylı işaretler ise, içe kapanma, psikosomatik
belirtiler (kalp hastalığı, yüksek kan basıncı gibi),
depresyon, suçluluk duygusu, ağlama biçiminde ortaya çıkabilir.
Öfke,
gizlenmiş ya da kılık değiştirmiş bir duygu olarak da tanımlanabilir.
Bastırıldığı zaman, pasif saldırganlık (surat asma, küsme
gibi) biçiminde ortaya çıkabilir. Bastırılmış öfkenin yarattığı
bir başka duygu da kendini kurban gibi hissetmektir. Pasif saldırgan,
öfkesini yaşarken "Sen iyi değilsin.", kurban ise
"Ben iyi değilim." düşüncesiyle davranabilir.
Hauck
(1974), mantıksız düşüncelerimizin öfkeye temel olan duyguların
ortaya çıkmasına yol açtığını ileri sürmüş. Mantıksız düşüncelerden
biri de genellikle öfke duyulan kişiyi değiştirmek amacını taşır.
30 yıllık eşiyle geçimsizlik yaşayan ve ondan nefret eden bir
kadın, yardım alabilmek için bir terapiste başvurduğunda, eşinin
parasını içkiye yatırdığı ve oldukça bencil bir insan olduğu
için ona öfke duyduğunu dile getiriyor. Terapisti "Eşin
rahatsız olabilir. Ancak, görüyorum ki sen onun değişmesini
istiyorsun, ama belki sen değişmek isteyebilirsin." dedikten
sonra, eşini duygusal rahatsızlığı olan bir kişi olarak görmeye
başlıyor. Buna bağlı olarak, üzüntüsü azalıyor, eleştirel
ve hırçın davranışlarını değiştiriyor. Sonuçta da eşi
onunla kavga etmeyi kesiyor, ancak içkiyi kesmiyor. Kendisi ise, dünyayı
ve özellikle eşini değiştirmek istediğini böylece fark etmiş
oluyor. Öfkeyi oluşturan neden hakkında çok konuşmak, çok düşünmek
bir süre sonra takıntıya dönüşebiliyor. Üzerinde durdukça öfke
artıyor. Ebbeser, Duncan ve Konecni adlı araştırmacılar (1975),
yakın zaman içinde işten çıkarılan personelle görüşerek, bu
kişileri ayrıldıkları firmaya duydukları öfke konusunda konuşturmuşlar.
Konuşmalar sonucunda, bu kişilerin düşmanca duygularının arttığını
gözlemlemişler. Zillmann (1979), saldırgan fantazilerin öfkeyi
artırdığını gözlemlemiş ve erkeklerin kadınlara kıyasla öfkelerini
daha uzun sürdürdüklerini de ileri sürmüş. Kısacası bir
insanın yıllar önce duyduğu bir öfkeyi çok uzun süre taşıyabildiğini
belirlemiş.
Öfkenin
yapılanmasında, takıntı halinde düşmanlık fantazileri kurmanın
ve yaratıcı düş gücü eksikliğinin de rol oynadığı düşünülüyor.
Singer (1984), sıklıkla saldırganlık belirtileri gösteren bazı
kişilerin, öfkeyle baş edebilmede kullanabilecekleri düşünce
becerilerinin sınırlı olduğunu göstermiş. Tavris (1984), öfke
duyulan kişi hakkında diğer bir kişiyle ya da terapistle konuşmanın
öfkeyi azaltmadığını tam tersine öfkenin uygulamaya dökülmesine
neden olabileceğini ileri sürüyor. O halde konuşmak, fantazi
kurmak öfke duyulan kişiyle ilgili olumsuz duyguları güçlendirirse
öfke artıyor. Ancak, konuşmak ya da düşünmek öfke duyulan kişiyi
daha iyi anlamamıza yardım ediyorsa öfke azalıyor. Bu tür konuşmaların
sakinleştirici etki yaptığı durumlarda öfke azalıyor. James
Averill, rahatsız edici durumlara verilen en yaygın tepkilerin,
kendini yatıştıracak etkinliklerde bulunmak, örneğin, karşı
tarafla ve üçüncü kişilerle olay hakkında konuşmak olduğunu
belirtiyor. Öfkelendiğimiz kişilerin de çoğunlukla, akraba,
arkadaş ve sevgili gibi yakın ilişkide bulunulan kişiler olduğu
da belirlenmiş. Buna dayanarak, öfkenin sevgiyle ilişkili olduğu
düşünülüyor. Öfkeyle diğer duygular arasında da karmaşık
ilişkiler söz konusu. Öfkeliyken kaygı duymak, korkmak ya da suçluluk
duymak gibi. Dalrymple (1995) ise, diğerlerine öfkelenip küsmenin,
geçmişteki başarısızlıklarımızın ya da mutsuzluklarımızın
sorumluluğunu almayı reddetmek anlamına geldiğini öne sürüyor.
Ayrıca, kendimizi zavallı kurbanlar olarak düşünerek sempati ve
yardım istemiş olduğumuzu da belirtiyor.
Öfke
Dansı
Harriett
Lerner "Öfke Dansı" adlı kitabında öfke duygusu yaşandığı
zaman ilişkide yanlış giden bir şeyler olduğunu ileri sürüyor.
Ona göre, gerçek sorun öfke değil, öfkenin kaynakları. Rahatsızlık
veren durumlarda durumun gerektirdiğinden daha iyi davranmak ya da
nefret etmek sorunu çözmüyor. Örneğin, olumsuz duyguların bastırılması,
uysal, yumuşakbaşlı ya da edilgen olmak anlamına gelebiliyor. Öfkenin
bu biçimde yaşanması da giderek artan dozlarda öfkenin
depolanması anlamına geliyor. Sonuçta da etkisiz bir patlama ya
da duygusal bir uzaklaşma oluyor. Öfkenin patlayarak açığa çıkarılmasının
etkisiz olduğu kadar, tehlikeli olduğu da ileri sürülüyor. Yol
açtığı sonuçlar ise, düşük özsaygı, ilişki kurmada
yetersizlik ve suçluluk duygusu.
Lerner’in
kitabına dönecek olursak; yazar kitapta, öfkenin haklı ya da
haksız olmayıp yalnızca var olduğunu ortaya koyarken, öfkenin
hissedilen bir şey olduğunu, her zaman bir nedeninin olduğunu ve
ilgi görmeyi hak ettiğini de belirtiyor. Lerner, öfkenin ilişki
içindeki yerini belirlerken şöyle diyor:
"Öfke
duymak bir soruna işaret etse bile, öfkeyi açığa vurmak sorunu
çözmeyecektir. Öfkeyi açığa vurmak ilişkideki eski model ve
kuralların korunmasına, hatta bunların daha da güçlenmesine ve
dolayısıyla, değişimin gerçekleşmemesine yol açabilir.
Duygusal yoğunluk yükseldiğinde çoğumuz, diğer kişiyi değiştirmek
adına yararsız çabalara girişebilir ve bu yüzden, kendi benliğimizi
açığa çıkarma ya da değiştirme gücümüzü
kullanamayabiliriz. Her şeyi açığa vurmanın insanı, içe atmanın
getireceği psikolojik tehlikelerden koruyacağını ileri süren şu
‘öfke içeri-öfke dışarı’ kuramı aslında doğru değil.
Kavga etmemize rağmen sonunda haksızlıklara boyun eğmeye devam
ediyorsak, yakınmamıza rağmen kendi umutlarımıza, değerlerimize
ve potansiyelimize ihanet edecek şekilde yaşıyorsak ya da
toplumun şirret, dırdırcı, öfkeli ya da yıkıcı kadın klişesine
uygun davranmaya başlıyorsak, depresyon, kendine saygı duymama,
kendine ihanet etme ve hatta kendinden nefret etme gibi duygularla
karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
Öfkelerini
etkin olmayan şekillerde ifade edenler sonunda, öfkelenmeye hiç
cesaret edemeyenler kadar acı çekeceklerdir."
Öfke
duygusunu kadınlarda ve aile ilişkileri içinde araştırmış
olan Lerner, aile içi ilişkilerde öfkenin çok yoğun yaşandığını
belirtiyor. Öfkeyi bir dansa benzeten Lerner, duyguların oluşumundan
diğer insanları sorumlu tutmanın doğru olmadığını ifade
ediyor. "Öfke bizi benliğimiz hakkında daha çok, diğerleri
hakkındaysa daha az uzman olmaya yönelttiğinde, bir değişim
aracı haline gelir... Eğer öfkemizi, giriştiğimiz tüm önemli
ilişkilerde kendimizi açıkça tanımlamak için kullanmazsak ve
duygularımızla oldukları gibi başa çıkmazsak, bu sorumluluğu
bizim yerimize üstlenecek başka birisi olmayacaktır... Kendi
ailemizi iyi tanımazsak, ya geçmişteki modelleri tekrar ederiz ya
da onlara bilinçsizce karşı çıkar ve kim olduğumuzu, diğer
aile üyelerine hangi yönden benzeyip, hangi yönden onlardan ayrıldığımızı
ve kendi yaşamımızı en iyi nasıl sürdüreceğimizi
bilemeyiz."
Lerner,
yaşamdaki öfke dansını değiştirmek isteyenler için şu önerileri
sunuyor:
"1.
Öfkemizin gerçek kaynaklarına odaklanmayı öğrenebiliriz:
"Bu durumda beni öfkelendiren şey ne?" "Burada asıl
sorun ne?" " Ne düşünüyor ve hissediyorum?"
"Ulaşmak istediğim şey ne?" "Kimler nelerden
sorumlu?" "Değiştirmek istediğim şey tam olarak
ne?" "Yapabileceğim ve yapamayacağım şeyler ne?"
Öfke enerjimizi, konumumuz ve seçeneklerimizle ilgili
fikirlerimizi açıklığa kavuşturmak yerine, değişmek istemeyen
bir insanı değiştirmeye ya da denetim altına almaya çalışarak
harcayabiliyoruz. Bu durum özellikle yakın ilişkiler için geçerli.
Etkili öfke yönetimi, daha açık bir "ben" geliştirmek
ve benlik konusunda daha fazla uzmanlaşmakla el ele gider.
2.
İletişim becerilerini öğrenebiliriz: Bu, söylediklerimizin
duyulması ve farkılıkların tartışılması şansını artıracaktır.
Öfkemizi olduğu gibi, hiç gözden geçirmeden açığa vurmakta
bir açıdan sakınca olmayabilir. Bunun yararlı ya da gerekli olduğu
durumlar var; tabii aşırıya kaçmıyorsak. Ama patlamak ya da
kavga etmek geçici bir rahatlama sağlasa bile, fırtına dindiğinde
genellikle hiçbir şeyin değişmediğini görürüz. Dahası, bazı
ilişkilerde sakin ve suçlamalardan uzak bir konum sağlamak, uzun
soluklu bir değişim yaratmak açısından çok önemli olabilir.
3.
Verimsiz etkileşim modellerini gözlemleyip bunlara müdahale
etmeyi öğrenebiliriz: Açık ve etkin bir iletişim kurmak, koşulların
iyi olduğu durumlarda bile oldukça güçtür. Öfkelendiğimizde
ise, daha da güçleşir. Ne de olsa, fırtınanın tam ortasındayken
kendimizi gözlemlememiz ya da esnek davranmamız pek olası değil.
Duyguların yoğun olduğu durumlarda sakinleşmeyi ve yakındığımız
etkileşimlerde oynadığımız rolün ayırdına varmak üzere
biraz geri çekilmeyi öğrenebiliriz. İlişki modellerindeki rolümüzü
gözlemlemeyi ve değiştirmeyi öğrenmek, içinde bulunduğumuz tüm
ilişkilerde kişisel sorumluluk duygumuzu artırmamızla el ele
gider. "Sorumluluk", kendini suçlamak ya da kendimizi
sorunun "nedeni" olarak görmek anlamına gelmiyor. Burada
sözü edilen şey, etkileşim içinde kendimizi ve diğerlerini gözlemleme
ve bilinen duruma yeni ve farklı şekillerde tepki verme yeteneği.
Bilinen bir dansta diğer insanın adımlarını değiştirmesini
belki sağlayamayız; ancak kendi adımlarımızı değiştirdiğimizde
dans artık eskisi gibi devam etmeyebilir.
4.
Karşı adımları ya da diğerlerinin "Eskisi gibi ol!"
tepkilerini beklemeyi ve bunlarla başa çıkmayı öğrenebiliriz:
Tümümüz, şu andaki gibi kalmamızdan çıkarı bulunan grup ya
da sistemlerin birer parçasıyız. Eski sessizlik, belirsizlik ya
da yararsız kavga ve suçlama modellerimizi değiştirdiğimizde, güçlü
bir direnç ya da karşı adımla karşılaşmamız kaçınılmazdır.
Bu "Eskisi gibi ol!" tepkisi hem kendi içimizden, hem de
çevremizdeki önem verdiğimiz kişilerden gelir. Açıkça dile
getirdikleri eleştiri ya da yakınmaları ne olursa olsun, aynı
kalmamızda asıl çıkarı bulunan kişilerin en yakınlarımız
olduğunu göreceğiz. Peşinde olduğumuz değişimlere biz de
direnç gösteririz. Değişime gösterilen bu direnç, tüm insani
sistemlerin değişme isteği kadar doğal ve evrensel bir yönüdür.
İçimizden
bazıları, açık bir iletişim ve kesin bir değişme kararlılığıyla
başlar işe, ancak yine de diğer insanın savunmaya geçmesi ya da
söylediklerimizi geçersiz kılma çabaları karşısında geri adım
atabilir. Değişim konusunda ciddiysek, diğerlerinden gelen karşı
adımların ya da "Eskisi gibi ol!" tepkilerinin bizde
yarattığı kaygıyla suçluluk duygusunu görmeyi ve yönetmeyi öğrenebiliriz.
Bundan daha da güç olan adım ise, kendi içimizdeki, değişimden
korkan ve direnç gösteren yönü kabullenmektir.
Sessizce
boyun eğme ya da yararsız kavgalardan yola çıkıp, kim olduğumuz,
nerede durduğumuz, ne istediğimiz, bizim için neyin kabul edilip
edilemez olduğu konusunda sakin ama kesin bir kararlılığa geçmek
kolay değil. En büyük kaygıyı, çok önem verdiğimiz ilişkilerimizde
ne düşündüğümüzü ve ne hissettiğimizi açıklığa kavuşturma
konusunda yaşayabiliriz. Biz açık seçik ve dolaysız bir yaklaşım
benimserken, diğer insanlar da kendi düşünce ve duyguları ya da
değişmeyecekleri gerçeği konusunda aynı ölçüde açık ve
dolaysız olabilirler. Bu gerçekleri kabul ettiğimizde bize acı
verecek seçimler yapmak zorunda kalabiliriz: Belli bir ilişkinin
ya da durumun içinde kalmayı mı seçeceğiz? Gitmeyi mi seçeceğiz?
Kalıp, daha farklı şeyler yapmayı mı deneyeceğiz? Eğer öyleyse,
ne yapacağız? Bunlar yanıtlanması ve hatta düşünülmesi bile
zor sorular.
Kısa
vadede, bireysel deneyimlerimiz pek etkili olmadıklarını kanıtlamış
olsa bile, alışılmış yöntemleri uygulamayı sürdürmek daha
kolay görülebilir. Uzun vadedeyse, bu kitaptaki önerileri
uygulamaya sokmakta yarar var. Böylece eski öfkeleri yönetmek için
yeni yöntemler benimsemenin de ötesinde, daha açık ve sağlam
bir "ben"e ve bununla birlikte, daha yakın ve doyurucu
bir "biz"e ulaşabiliriz. Öfkeyle ilgili sorunlarımızın
çoğu, ilişki ile benliğimiz arasında seçim yaptığımızda
ortaya çıkar. Bizim amacımız ise, ikisine birden sahip
olmak."
Öfkemi
Nasıl İfade Ediyorum?
Öfkenin
ifade ediliş biçimi de kaynakları kadar önemlidir. Öfkenin
nedeni kendimizden kaynaklanıyorsa, örneğin yorgunsak, istemediğimiz
öfke patlamalarına neden olmamak için önceden önlem alma yöntemi
uygulanabilir. Bunun için ilk olarak öfke nedeninin yorgunluk olduğunun
bilincine varılması gerekir. Bundan sonra, "Ben
yorgunum." mesajı karşı tarafa verilebilir. Bu tür
bilgilendirmeler günlük yaşam içinde daha az sorun yaşanmasına
yardım eder.
"Sen
ne kadar dağınık bir insansın!", "Sen beni hiç düşünmüyorsun.",
"Bana daha önceden haber verseydin, her şey daha başka
olurdu." "Sen bu iş için yetersizsin." Öfkemiz karşımızdakinin
bir davranışıyla ilgiliyse kullandığımız yukarıdaki ifadeler
gerçekte "sen dili" adı verilen ve saldırganlık niteliği
taşıyan ifadeler. Bu tür ifadeler insan ilişkilerini örseler,
sarsar, karşı tarafı sinirlendirir, kızdırır ve güvensizlik
yaratır. Sen dilinin çocuklara karşı kullanımı da onların
duygularını ve özsaygısını zedelemek yönünden çok
risklidir. "Peki ama, öfkemi nasıl dile getireceğim?"
diye düşünüyorsanız işte size büyülü reçete: Ben dili. Ben
dili, bireyin karşılaştığı durum ya da davranış karşısında
bireysel tepkisini duygu ve düşüncelerle açıklayan ifade biçimidir,
yani duygu ve düşüncelerimizi karşıdakini örselemeden içtenlik
belirten sözcüklerle ifade eder. Ben dili bireyin kendisi ile
ilgili mesajlardan oluşur. Gerçek düşünce ve duygularımızla
ilgilidir. Başkaları hakkındaki değerlendirme ve yorumlarımızı
değil, kendi duygularımızı açıklar. Ben diliyle konuşmak,
duygu ve düşünceleri ilettiği için kullanan kişiyi
rahatlatarak öfkenin birikmesini önler. Duyguların ifade edilmesi
çok önemlidir. İnançlar, düşünceler ve değerler insanlar
arasında farklılık gösterir, ama duygular herkeste benzerdir.
Duyguların sen dili yerine ben diliyle ifade edilmesi karşıdaki
kişinin sorumluluğunu fark etmesine ve kendini ifade edenin daha
iyi anlaşılmasına yardım eder.
Ben
dili bizim toplumumuzda, kendini beğenmişlik ve bencillikle karıştırılır.
Ancak, ben dili bireyin kendini her şeyin merkezine koyup çevresine
buradan bakması anlamına gelmez. Ben dili, olumsuz duygular yaşayan
ya da öfkeli olan kişinin, olumsuz etkilendiği davranışı ve bu
davranışın onun üzerinde yarattığı etki ve duyguları karşısındaki
kişiye açıklamasıdır. Ben dili, saldırı niteliği taşımaz,
bu yüzden de ben dili kullanan kişiler daha iyi duyulabilirler.
Çünkü, saldırgan ifadeler karşı tarafı daima savunmaya ya da
saldırıya iter. Ben dili dürüstlüğün en etkili ifadelerinden
biridir ve karşı tarafa kişinin kendinden sorumlu olduğu mesajını
verir. Bu tür bir mesajın üç öğesi vardır:
- Rahatsız
olunan davranışın suçlayıcı olmayan bir ifadeyle tanımlanması
- Rahatsız
olunan davranışın kişi üzerindeki belirgin etkisi
- Rahatsız
olunan davranış ve belirgin etkisi hakkında kişinin hissettiği
duyguları açıklaması
Örnek
vermek gerekirse,
Sen Dili: Beni incitmekten
zevk alıyorsun.
Ben Dili: Bu davranışın beni çok incitti.
Sen Dili: Zaten bana hiç zaman ayırmazsın, hep çok işin vardır.
Ben Dili: Bana daha çok zaman ayırırsan mutlu olurum.
Öfke,
bireyin kendisini tanıması ve uygun ifade yollarıyla belirtilmesi
durumunda bireye olumlu bir güç sağlar. Öfke için harcanacak
enerji yaşamda ve ilişkilerde değişiklikler yaratmak için
kullanılabilir. Öfkeyle gelen enerji olumsuz yönde kullanıldığında,
rahatsız olunan durumlarda hiçbir değişikliğe yol açmayıp, diğerlerini
hedef alır ve sonuç vermez. Öfkenin olumsuz kullanımı kabul
edilmeyi sağlayamaz. Sorunlarımızı çözerek ilerleyip, yaşamımızda
olumlu değişiklikler yapmak istiyorsak, kendimizi tanıyarak kabul
etmemiz gerekir. Kendimizi kabul etmemiz, enerjimizi kendimiz ve yaşamımıza
ilişkin diğer durumlarımızla ilgili olumlu işler yapabileceğimiz
alanlara odaklayabilmemizi sağlar. Sonuç olarak öfke enerjimizi
yaratıcı ve yapıcı olarak kullanabiliriz.
Zuhal Özer
Konu
Danışmanı: Mehmet Sungur
Doç. Dr., A.Ü. Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı
Kaynaklar:
Carter, L., Minirth, F, The Anger Workbook, 1993.
Lerner, H., Öfke Dansı, Varlık Yayınları, 1996.
Navaro, L. Beni Duyuyor musun?, YA-PA Yayınları
-
|